Tarihsel Temelli Makro-Sosyoloji Olarak Halil İnalcık Tarihçiliği

Gücünü tarihsel bilgi ve olgudan almayan her bir sosyolojik kavramsallaştırma şık desenler oluştursa da kalıcı olmuyor, olamıyor. Amerikan sosyolojisinin tarihselden koparılmış bilgisini eleştiren C.W. Mills, ‘The Sociological İmagination’ adlı eserinde, “kuram ne kadar zengin olursa olsun, ya da ampirik veri ne kadar zengin olursa olsun, gerçek sorunlarla ilgili bir tasavvur tarafından eşlik edilmediği sürece değerli ya da önemli değildi” (Mills, 2007:15) diyerek daha eserin girişinde sorulması gerekli üç soruyu – ki sorular kendi içinde katmanlıdır da- aklında tutmayan bir sosyoloğun yaptığı işi temelsiz olarak nitelemektedir:

“Mikro düzeyden (aile), makro düzeye (devlet) her sorunsal belirli bir toplumun bir bütün olarak yapısıyla ilgili araştırmalarla ilgilenilmeli; ilgili sorunu bu toplumun insanlık tarihi içindeki konumuyla bağlantılandırmalı ve bu belirli toplumun belirli bir döneminde kadın ve erkekler arasında yaygın olan çeşitlilikler, yani spesifik bir durum ve/veya dönemin ele alınmasıyla insan doğasının geneli hakkında nelerin öğrenilebileceği ile ilgili meseleler üzerinde durulmalıydı” (Özdalga, 2009: 30).

Mikro soruların makro sorularla bağından hareketle, tarih ve biyografi arasındaki bağlara da benzer bir düzlemden bakan Mills, “ortamdan kaynaklanan kişisel sorunlar ile (işsizlik, boşanma, intihar vd.) toplumsal yapıdan kaynaklanan kamusal meseleler arasındaki fark önemlidir” (Mills, 2007:21) diyerek farkı vurgularken, bağı da tam bu fark üzerine kurmaktadır. Verdiği örnekle Mills aslında bireylerin hayatlarının nasıl daha geniş bir tarihle kesiştiğini sosyoloji cenahından tespit etmektedir. Millstoplumun tarihsel sosyolojik bilgisine bu biçimiyle  bütünsel yaklaşımın, sosyoloji için tehlikelerinin de gayet farkındadır:

“‘Bir tüm olarak görmenin’ entellektüel birçok tehlikeleri elbette ki vardır… Gelişme yönsemelerini (toplumların) ‘nereye gidiyoruz?’ sorusunu cevaplamak için girişilmiş bir çaba olarak inceleyebiliriz-sosyal bilimciler de çoğu kez bunu yapmaya çalışmaktadırlar. Böyle yapmakla, tarihin geçmiş günlerine dönmekle kalmayıp tarihi incelemeye: ‘sadece gazeteci olarak kalmayıp’ yaşanan günlerdeki çağdaş gelişmeleri dikkatle incelemeye: ‘kehanette bulunmaya’ kalkışmış olmaksızın bu gelişme yönsemelerinin gelecekteki durumlarını kestirmeye çalışmış olmaktayız. Bunları yapmak zordur. Unutmayalım ki, üzerinde durduğumuz, incelediğimiz şeyler tarih materyalleridir ve hızla değişmekte olan şeylerdir. Bunların tersi olan yönsemeler de bulunmaktadır. Bir tüm olarak dönemin kendine özgü (belirli) gelişim yönsemelerinin anlamlarını ortaya koyabilmek için gerekli genellemeler ile zaman içinde incecik bir dilim olan ‘yaşanan gün’ arasında daima bir denge kurmamız da gerekmektedir. Fakat her şeyden önemlisi, sosyal bilimcinin birden çok sayıdaki gelişme yönsemesini birlikte –birbirinden ayrı ortamlarda oluşmuş yeni hiçbir şey getirmeyen, hiçbir katkıda bulunmayacak gelişmeler olarak değil de, yapısal olarak- görebilmesi gerekmektedir. Bir dönemi anlamakta gelişme yönsemesini incelemeye değer kılan ve tarih materyallerini tam ve ustaca kullanmayı zorunlu kılan da bu temel amaçtır (Mills, 2007:253).

Tarihsel sosyolojinin manifestosu sayılabilecek bu görüşlerin sonrasında Mills, sosyologları, tarihin ‘hakiki’ ve ‘ritüel’ kullanımlarındaki farklara “Bir şeyi ‘geçmişten gelen bir süreklilik olarak açıklamak’tan ziyade, ‘neden sürekliliğe sahip’ sorusunu sormamız gerekir” diyerek uyarır (Mills, 2007:253-254). Böylelikle Millstarih biliminin sadece zenginleştirici bir arka plan olarak değil, aynı zamanda yapı ve yapılarınkeşfi için de önemli bir alan sunarak, araştırma probleminin kendisinin bütünleşmiş bir parçası olduğu sonucuna ulaşmaktadır.

Yapı-eyleyen, olay-eyleyen dikotomileri(ikilikleri) sosyoloji biliminin temel tartışmalarındandır. Bu bağlamda ‘yapı’ ve ‘toplumsal yapı’ kavramlarının tanımları tek ve kalıplaşmış değildir.İngiliz Sosyolog AnthonyGiddens,Sosyal Teorinin Temel Problemleri adlı eserinde tarih ve sosyoloji disiplinleri bakımından ayrıca ve özellikle Annales Okulu’nun önemli temsilcisi Braudel üzerinden ‘yapı’ kavramını tartışarak;

“…Sınırlı düzeyde bir iddia olarak, ne olduğunun sosyal bilimin ne olduğundan veya olması gerektiğinden bağımsız olarak analiz edilmemesi, edilemeyeceği söylenebilir. Ancak, bunun ötesine geçmek istiyorum. Kısaca doğru olarak kavrandığında, sosyal bilimler ve tarih arasında mantıksal, hatta metodolojik ayrımlar yoktur. Braudel sosyal bilimler ve tarih arasındaki ilişkilerden söz ederken şöyle yazar: ‘Sosyali araştıranlar, ‘yapılar’ ifadesini kullandıklarında sosyal gerçeklikler ve gruplar arasındaki bir organizasyonu, iç bütünlüklü, nispeten sabit ilişkileri kastederler. Biz tarihçiler için, yapı elbette bir kurgu, bir inşadır, ancak o, bundan ziyade, sadece zamanın yavaşça aşındırdığı bir gerçekliktir…’.Ancak bu yapı anlayışı bir sistem/yapı yorumudur: Braudel ‘yapı’ terimini benimle aynı biçimde kullanmasa da, kavram bu haliyle elinizdeki kitapta vurguladığım zamanın bağlayıcılığıyla ilişkilidir” (Giddens,2005:416-417).

hi-kitap

Buna göre, sosyal tarihçi de sosyolog gibi, bazı anlam kaymalarına rağmen toplumsalı aynı terimlerle açıklamaktadırlar. Bottomore ve Nispet’in yorumuyla tarih bilimi penceresinden yeniden düşünmek gerekirse:

“Her tarihsel araştırmanın karşılaştığı sorundur bu. Aynı anda hem sürekli ve dramatik değişmeleriyle dikkatimizi çeken görünürdeki tarihi anlatmak, hem de dipteki tarihi, hemen hemen sessiz ve her zaman çekingen, ne gözlemleyicilerin ne de katılımcıların neredeyse farkına varmadıkları, zamanın inatçı silintilerinden pek az etkilenen tarihi anlatabilmek olanaklı mıdır? Her zaman düşüncemizin odak noktasını işgal etmesi gereken bu temel çelişki, bilgi ve araştırma için hayati bir araç olabilir. Bu insan yaşamının her alanı için geçerlidir ve karşılaştırmanın niteliğine göre çeşitli şekiller alabilir. Tarihçiler zamanla bu çelişkiyi yapı ve konjonktür kavramlarıyla tanımlama eğilimine girmişlerdir. Açıktır ki, değişik tür yapılar olduğu gibi değişik tür konjonktürler vardır. Dolayısıyla, hem yapının hem de konjonktürün devamlılığı değişebilir. Bir anlamda, bir zaman kesitinden ötekine dikey olarak uzanır. Ve her kesitte ayrıca yatay ilişkiler bağlantılar vardır…” (Bottomore-Nispet,2002:577).

Uzun sürenin ve çabuk değişen olaysal tarihin arasında bir geçiş basamağı bir devrearası anlatısıolan konjonktürel tarih: uzun süreye göre daha yavaş ve değişken, olayların sürekli bir tekerrüründen meydana gelen, (Burke,2006:76) olaysal tarihe göre ise daha geniş ve daha yavaştır. Toplumların, grupların, ortak kaderlerin ve bütünsel hareketlerin tarihi olan bu geniş tarihsel zaman türünde, bütüncül yaklaşımıtamamlayan bu kesit, kendi araştırma sahasının dışında da başka sahaların bulunduğunu kabul eder. Toplum değil toplumların, kültür değil kültürlerin, nesne değil nesnelerin bulunduğu bu geniş süreçte, bu yönde kesinlikle bir sınıflandırmaya tabi tutulması gereken, “bir” değil, “birçok” konjonktür oluşmaktadır.

Durkheim’ınSosyolojik Yöntemin Kuralları adlı kitabında, ‘toplumsal ortam’ın niteliği ve önemini anlatırken hemen hemen yukardaki gibi bir tarih tasavvuru bulunmaktadır. Durkheim için toplumsal ortam aynı anda hem tarihsel yapıların hem de coğrafya, nüfus ve insan ilişkilerinin kesişmesidir (akt.Bottomore-Nispet,2002:577). Başka bir açıdan bakıldığında ise, yapı teriminin ‘zaman’ kavramıyla ilişkisi Braudel’in  ‘bütüncül tarih’kavrayışına denk düşmektedir. Yapı ve konjonktürve her ikisini sarmalayan uzun zamansadece zamanda değil, mekânda ve nedensellikte birbirini tamamlayan terimlerdir. Bu iç içe geçmişlikler karşılaştırma yöntemleri ve eleştirel süreçlerlerafineleştirilen ‘tarihsel bilgi’ tarihçinin ‘bilgisi ve ideası’nın genişliği ve derinliği ölçüsünde organize edilerek yazılır.

indir (1)Bu bağlamda İnalcık’ın ‘Rönesans Avrupası (2012)’ adlı çalışması dikkatle incelenmesi gereken bir örnektir. Bütünsel ve konjonktürel tarih yazımının yeni bir armonisi olan çalışma ‘Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci’ni Avrupa siyasal ve düşünce tarihiyle birlikte inceleyerek Sinanoğlu-Gökalp-Barthold-Huntington üzerinden uygarlık, hümanizm, evolistikkültür ve kültürlerin biricikliği  kavramlarınıtarihsel olay ve olgularla düzenlemektedir.

İki bölümden oluşan kitabın birinci bölümü Avrupa’nın siyasal ve düşünce tarihini oksidantalizmin 1 etkisinden uzak bir bakış açısıylayapı ve konjonktürleri inceler.Bütünsel tarih anlayışının bir örneği olan eserin, Avrupa siyasal, sosyal ve zihniyetler tarihini konjonktürlerinkarşılaşması ve karşılaştırılmasıyla anlatan birinci bölümününmetodolojik tahlili bu yazının dışındadır. Ancak, Avrupa tarihinin yapı ve konjonktürlerinin, denizlerin dip akıntıları gibi geçmişten günümüze uzanan ve gelecek üzerinde söz sahibi olacağı belli kavramlarının birinci bölümde işaret edilmesi nedeniyle zemin oluşturduğu bu yazı boyunca akılda tutulmalıdır.

İkinci bölüm,Türkiye’nin Batı uygarlığı ile özdeşleşme süreci Suat Sinanoğlu’nun ‘Türk Hümanizm’ieserininevolistik (sosyal evrimcilik) yaklaşımı tartışılmaktadır. Ardından daFuat Köprülü ve Ziya Gökalp’in görüşleri Hümanizm anlayışları kültürlerin özgüllüğü tespit edilerek, bu bağlamda Toynbee ile Gökalp benzerlikler ve farklılıklardan yola çıkan medeniyet ve kültür üzerindenHuntington’un Medeniyetler Çatışması temelleri ortaya konmaktadır. Son olarak Atatürk Türkiye’sinin bu gün içinde bulunduğu durum Eisenstedt’ın Türkiye üzerine düşünceleri üzerinden ‘tarihçi argümanları’yla ortaya konmaktadır.

Tarihin Olay Ve Olguları Eşliğinde Bir Seyir: Sosyal Evrimcilik, Hümanizma, Nev-iŞahsına Münhasır Kültür, Uygarlık (Çatışma mı Kavuşma mı) ve Atatürk Türkiye’si

İlerlemeci, gelişmeci ve evrimci kuramlar sosyoloji’nin başlangıç kuramlarındandır ve içerdiği tartışmalar sosyoloji’nin bilim olmasına çok önemli katkılar sağlamıştır. Denilebilir ki, sosyoloji bu kuramların kavgaları içinde büyüyüp serpilmiştir. KennethBock, ‘Theories of Progress, Development, Evolution’ adlı yazısında teorinin tarihsel süreciyle birlikte zayıf yanlarını da ortaya koymaktadır (Bottomore-Nispet,2002:51-92). Buna göre ilerleme ve gelişme evolistik kuramın temel yönsemeleridir. Aristo’dan Condorcet’e ve oradan Comte’a uzanan seferinde teori, Comte’un sorduğu ‘insanoğlu birbirini izleyen hangi zorunlu zincir sayesinde ilkel topluluk konumundan başlayıp kademeli olarak Avrupa Uygarlığı’nın günümüzdeki aşamasına ulaşmıştır?’(Bottomore-Nispet,2002:75), soru aslında tarihsel bir sorudur. Comt inanıyordu ki bu soruyu tarihsel olaylara gönderme yaparak –tarihsel malzeme ilk toparlama için önemli olsa da- yanıtlamak olanaklı değildi. Comte’un yaşadığı dönemde tarihsel malzemenin kişiler ve olaylar kronolojisinden oluştuğu düşünülürse Comte’unsoruya olgularla cevap vermek istemesi çok da yanlış bir tutum değildir. Dahası ‘…zihin ilerlemenin kaynağı ve denetleyicisi olduğundan, dikkati zihniyetler tarihine yoğunlaşacaktı’(Bottomore-Nispet,2002:75) yaklaşımı da yanlış durmamaktadır. Ancak Comte, ilerlemeci yönsemenin kesin kurallarını koyma uğraşında yeterince özenli değildi ve kültürel farklılıkları gözden kaçırıyordu, bu bağlamda “Her ne kadar tarihin bir devresel yorumundan çok ilerlemeci yorumu benimsemekteyse de kültürdeki farklılıkların aynı zaman diliminde bulunmasını rastlantıya atfetmek zorunda kalmıştır” (Bottomore-Nispet,2002:75).

İlerlemecilik Spencer’ıntoplumu organizmaya benzetmesiyle biraz daha gelişen teori olmuş, normalliklerin yasasını bulmaya çalışan Durkheim’ınAvrupa’dakinden apayrı normallikleri keşfi ile devam etmiştir.

Comt’un yasasını çizdiği ilerlemecilikle birlikte toplumun kökenini ve gelişmesinin adımlarını bulma çabasında olan sosyologlar kültürü oluşturan tüm ögeler üzerinde çalışmalara girişmişler, milli devletlerin kurulması sırasında bu çalışmalar önemli bir işlev görmüştür.

Halil İnalcık, Rönesans Avrupası eserinde Avrupa Uygarlığının temelinde Hümanizm’in yattığını tespit ederek ‘Hümanist düşünce 14.-15. Yüzyılda özellikle II. Atina diye selamlanan Floransa’da, Platon felsefesi ve neo Platonizm düşünce hareketinde ifadesini bulmuştur” (İnalcık, 2012: 276) demektedir. Avrupa medeniyetinin düşünsel temelinin Hümanizmde, Hümanizm’in düşünsel temelinin ise İlkçağ filozoflarında bulunduğunu sosyal ve siyasal olgularla tespit eden İnalcık,filoloji eğitiminin önemini vurgular (İnalcık, 2012: 83-86,165-169,294). Bu tespitle birlikte Sinanoğlu’nun ‘Türk Hümanizm’i eserini tartışan İnalcık, Sinanoğlu’nun ana tezini şöyle belirlemektedir;         

“1- İnsanlık, medeniyette tek çizgide gelişerek Batı medeniyetinde en gelişmiş haline erişmiştir,

2- Batı medeniyetiYunan –Latin araştırmalarıyla, hümanizm ile gelişme yoluna girmiştir,

3- Geleneksel Doğu toplumları aynı süreci izleyerek bu yüksek medeniyete erişebilir,

4- Bunun için genç kuşaklar, klasik eğitimiyle yetiştirilmelidir, Atatürk devrimi bize bu hedefi göstermiştir”(İnalcık, 2012:294).

İnalcık, Sinanoğlu’nun evolistik görüşlerinden filoloji eğitiminin vurgulayarak konuyu üç ayrı ana hattan tartışmaktadır. Bu tartışmalardan ilki, Uygarlık ve kültür arasındaki farklılıktır ki, İnalcık bunu Köprülü ile Gökalp’in kültür ve Türk Kültürü tanımlamaları üzerinden yapmaktadır. İkincisi, Hristiyanlık üzerinden gelişme gösteren Avrupa Uygarlığı ile İslam Türkiye Cumhuriyeti’nin –Osmanlı mirasının bıçakla kesilir gibi kesilemeyeceği gerçeğinden hareketle-her medeniyetin ‘kendi sosyal zamanı’ üzerinedir. Üçüncü tartışma hattı ise evrimci teori tartışmalarının bu gün medeniyetler çatışması/ittifakının tartışmalarındasınandığı üzerinedir.

Sırasıyla gidersek, İnalcıkuygarlık (medeniyet) ve kültür birbirlerinden olgulardır ve bu ikisi arasındaki farklılar tespit edilmelidir. 1871’de gelişmeci-evolustik teorinin temsilcilerinden Edward Tyloruygarlık ve kültürün aynı şey olduğunu (Marshall,1998:442) görüşünü savunsa da bugün artık iki kavramın farklılığı kabul edilmektedir. Braudel’in tespitiyle uygarlıklar;“mekanlardır, toplumlardır, ekonomilerdir, ortak zihniyetlerdir” (daha ayrıntılı tanım için bkn.Braudel,2001:39-57) öte yandan kültür sorunlu tanımlar içermekle birlikte,

“Kültürel antropoljide kültür analizi; a)öğrenilmiş davranış kalpları, b)kültürün bilinç düzeyinin altında kalan yönleri (anadilini konuşan bir insanın çok ender hallerde farkedebileceği, dilde dilbilgisi ve sözdizimini yansıtan derin düzey v.d.), c)kültürel bakımdan belirlenen düşünce ve algı kalıpları şeklinde yapılmaktadır” (Marshall,1998:442-443).

Ziya Gökalp’in önemi bu noktada durmaktadır. Comte’dan ama asıl olarak Durkheim Okulundan etkilendiğini belirtmek gerekse de, İnalcık’a göre Gökalp’in adı geçen sosyologlardan farkları da bulunmaktadır.

Ziya Gökalp, saltanat, hilafet, Batılılaşma, halkçılık, demokrasi, siyasi ve ekonomik bağımsızlık, laiklik, eski Türk medeniyeti gibi Cumhuriyet döneminin başat konularını, Cumhuriyet öncesinde ele alarak incelemiş bir sosyologtur. Kültür-uygarlık,evrensel sosyoloji-milli sosyoloji, ilkel toplumlar-uygar toplumlar dikotomileri Gökalp’in sosyoloji anlayışının temelini oluşturmaktadır.

Comte-Durkheim ekolünü benimsemekle birlikte, bu görüşlere Türkçülük ve ulusallık renklerini katan; bir başka anlatımla, bu ekolün görüşlerini “milli” özelliklere göre yeniden biçimlendiren Gökalp, evrensel olma savında Batı sosyolojisinin Comte-Durkhe­im ekolünden “milli bir sosyoloji” yaratmaya çalışmıştır. Çelişki gibi görünen bu durum yaşadığı dönemde ve onun sosyolojiye yüklediği görev düşünülürse bir çelişki değildir. Nihai amaç O’nun yaşadığı dönemde; Batı medeniyetine katılmaktır. Gökalp, millet dönemini hazırlayan koşulları ve tarihsel temelleri belirleyebilme ve bunun için belli başlı kavramları tespit etme çabasındadır(İnalcık,2000:9-31). Bu kavramlaştırma uğ­raşısı, Ziya Gökalp sosyolojisinin temellerini oluşturur. Öte yandan Gökalp terminolojisinde önemli bir yeri olan uygarlık ve kültür kavramla­rı iki farklı kesim arasındaki geçişlerin mümkün olabileceğini söylemektedir.

Tüm bu sosyolojik tanımlama ve açıklamaların tek bir nedeni vardır: Evrimci ve determinist bir anlayıştan yararlanarak, Türk toplumunun Doğu uygarlığından Batı uygarlığına, imparatorluk­tan ulusal devlet aşamasına geçmesini haklı gösterecek kanıtlar bul­mak; bu dönüşüme bilimsellik kazandırmak. Bu bağlamda, Gökalp, toplumların kavim devlet ve imparatorluktan milli devlete doğru evrimleştiklerini göstererek, millet aşamasının, toplumsal evrimde son halka olduğunu ispatlamaktır.

Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak gibi farklı eği­limlere işaret eden üç tarz-ı siyasetin birbiriyle uyuşabileceği iddi­asındadır. Modern Türkiye’nin manevi yapısını kuran etkenler ara­sında bu unsurlardan her birinin kendine özgü bir yeri vardır. Gökalp’e göre, Türk­ler, Batı medeniyetinden yalnız maddi unsurlarla bilimsel yöntem­leri almalıdırlar. İslamiyet’ten ise dini inançları almalı, siyasi, huku­ki ve toplumsal gelenekleri bir yana bırakmalıdırlar. Kültürün hissi ve ahlakı bütün değerleri Türk mirasından devşirilmelidir. Ziya Gökalp’in Uygarlık ve kültür ayrımını İnalcık şöyle tespit etmektedir:

“Kültür ve medeniyetin niteliğine gelince, Gökalp daima temel sosyolojik görüşünü izleyerek, kültürü bireyin üstünde adeta organik bir realite sayar ve kültürü insanın iradi eseri olan medeniyetten kesin bir çizgiyle ayırır. (…) Kültür tamamıyla bir topluma özgü olup sübjektif ve duygusal niteliklidir. Kültürün kendi içinden gelişen doğal bir evrimi vardır. Kültür dışarıdan zorla değiştirilemez. Bir organizma gibi dışarıdan kendi yapısına uygun medeniyet unsurlarını alır, sindirir uygun olmayanları atar. İlkel doğal cemiyetlerde kültür topluma hâkimdir ve onu oluşturan bütün idealler dine bağlıdır. (…) Kültür, bir temel sosyolojik olgudur” (İnalcık, 2000:21).

Öte yandanDurkheim’in toplum ve toplumsal belirleyiciliği Gökalp’te din ve millet, yani İslamiyet ve Türkçülük şekline dönüştüğünü de belirtmeliyiz. Ancak Gö­kalp dinin önemini sürekli vurgulasa da, Gökalp düşün­cesinin ana hatları içerisinde din aslında milli kimliğin bir parçası­dır.

Türk toplumunun Meşrutiyet’ten beri yaşadığı sorunlara Gö­kalp, geniş bir açıdan yaklaşan ve uygulana­bilir çözüm önerileriyle toplumun önemli bir çoğunluğunca kabul görmüş bir düşünür olarak karşımıza çıkmaktadır. Ziya Gökalp, Durkheim Okulundan etkilenmesi bakımından sosyoloji dünyasında orijinal bir fikir adamı sayılmasa da ele aldığı ve çö­züm önerdiği konular, Türkiye’nin hala gündemindedir ve henüz hiç bir sosyolog veya düşünür bu sorunlar karşısında Gökalp kadar genel kabul gören bir çözüm önerisi sunamadığını hatırlatmak gerekmektedir.

İnalcık,adı geçen eserinde, 19. Yüzyıl evrimci (sosyal gelişim teorisi) teorisine dayandığını belirttiği Ziya Gökalp’in her medeniyetin kendi “sosyal zamanı”nı ve gelişimini göz önünde tutmadığını söylemektedir:

“Gökalp tek doğrultuda sosyal gelişim teorisine dayanan 19. Yüzyıl sosyolojisine bağlıdır ve her medeniyetin kendi “sosyal zamanı”nı ve gelişimini göz önünde tutmamaktadır.Son zamanlarda sosyolog N.Eısenstadt da aynı eleştiriyi yapar. Eısenstadt’a göre, gelişmeye açılan toplumlarda modernleşme belli bir reçete ile gerçekleşmez, daima yeni bir senteze götüren bir sosyal oluşum gündemdedir (İnalcık, 2012:334).

Görülmektedir ki,N. Eisenstadt’ın bu eleştirisiyle, klasik tek yönlü determinist bir çağdaşlaşma teorisine karşı, yeni gelişme teorisi eşliğinde kendi sosyal zamanını yaşayan toplumlar olduğu keşfedilmiştir. Bu noktada İnalcık’ın Eısenstadt’ı işaret ederek her toplumsal yapının ‘kendi zamanını’ tarih biliminin argümanıyla tespit etmesi ve toplumsal değişmeyi ‘sosyal yapı ve onun tarihselliği’ üzerinden açıklama çabası dikkatlerden kaçmamalıdır.

halil-inalcik-sn

İnalcık bu konuda Rönesans Avrupası eserinde Zimmerman’ın görüşlerine de yer vermektedir:

“Zimmerman, misafir profesör olarak İstanbul Üniversitesi’nde Ziya Gökalp’ın kurmuş olduğu kürsüde ders verirken, O’nun tezini değerlendirmeyi ihmal edemezdi. Amerikan sosyologuna göre büyük tarihi devrimlerin ‘bir felsefeye ve halkın desteğine dayanan bir programa sahip olmaları lazımdır’ Türkiye’de kendisini yok etmeye uğraşan güçler karşısına kökten bir inkılâpla çıktı. Zimmerman’a göre Türk inkılâbı, insanlığın 20. yüzyıldaki köklü değişiminin bir parçasından başka bir şey değildir. Sosyal bir hareket olarak anlaşılması gereken bu insanlık devrimi, günümüzde dünya ölçüsünde devam etmektedir. Türk devriminin ‘fikir şerefi bir manada Ziya Gökalp’e ve onun rehberliği ile sosyoloji doktrinlerindeki öğretim faaliyetine aittir’ Ziya Gökalp ‘zamanının hâkim sosyolojisi olan Durkheim sosyolojisinden alınmış teferruatlı sosyal organizasyon teorileri vasıtası ile bu inkılâbın fikri mimarı’ oldu. Gökalp, Durkheim sosyolojisini alıp bir Doğu toplumuna uygulayabildiyse, bu ancak 19. yüzyılda sosyolojinin soyut kavramlara göre kurulmuş soyut bir sistem olmasından ileri geliyordu. O dönemde her toplumun kendi tarihi ‘sosyal zamanı’ kavramı sosyolojide yer etmemişti. Bugün ‘sosyal zamana’ bağlı bir araştırma konusu olan sosyolojiyi soyut kavramlara bağlı tutmak güçtür. Her toplumu kendi sosyal koşulları içinde izlemek gerektir. Amerikan sosyologları da Türkiye’de Ziya’nın yaptığı gibi ilkin sosyal değişme teorilerine yönelmişti. Zimmerman, Gökalp hakkında çok dikkate değer başka bir görüşte ortaya atmaktadır. A. Toynbee, ‘sosyolojisinin büyük bir kısmını, burada, Türkiye’de belki vasıtalı olarak Ziya Gökalp’tan veya onun öğrencilerinden almıştır. Toynbee’nin ‘toplum’ yapısına dair birçok ana fikirleri Gökalp’ın fikirlerinin benzeridir (İnalcık, 2000:19).

İnalcık’ın Hümanist hermenötik ve İslami hermenötiğinin sosyal yapı içinde duruşunu karşılaştırdığı bölümler (İnalcık, 2012:294-298) ile Osmanlı kültürünü bir kimlik olarak (Zarifler)  koyduğu (İnalcık, 2012:306-314) bölümler onun sosyal yapıların sürekliliğindeki dip akıntıları göstermesi bakımından önemlidir. O dip akıntılar ki, aslında ‘sosyal değişmeye de’ kararlı biçimde direnen yapılardır.

Samuel Hungtington’un Medeniyetler Çatışması adlı eserini İlerlemeci ve evrimci kuramın zemininde olduğunu İnalcık şu sözlerle anlatmaktadır:

“Hungtington’a göre  AB, Avrupa kültürü, ve Batı Hristiyanlığını paylaşan milletlerin birliğidir. Feodalizm, Hümanizm, Reformasyon, 18. Yüzyıl aydınlanma felsefesi, sekülarizm(laiklik, din-devlet ayrılığı) liberal parlamenter demokrasi, endüstri inkılabı ve serbest Pazar ekonomisi, Avrupa’yı tarihi evrimi içinde yoğuran özelliklerdir” (İnalcık, 2000:19).

Bu ve benzeri  ilerlemeci-evrimci tanımlamaların ‘öteki’ni yarattığı aşikardır. Ancak İnalcık’a göre ‘öteki’nin kurgulanışı Hungtington’da din üzerinden yapılmaktadır. Çünkü din indirgenemez bir kimliktir. İki ulusun mensubu olunabilir ama aynı anda hem Katolik hem Müslüman olunmaz. İnalcık Rönesans Avrupası eserinde İslam medeniyeti sözünün kapsadığı coğrafi alanda pek çok farklı kültürün yaşadığını tespit ederek ‘çatışma ya da ittifakın’ medeniyetler üzerinden nasıl olacağını gizli bir soru olarak sormaktadır?

FB_IMG_1429206534024

Tarihten sosyolojiye, sosyolojiden siyaset bilimine ve bu bilimlerin alt alanlarına kadar pek çok argümanı içeren ‘medeniyetler çatışması’ fikri İnalcık’ın Rönesans Avrupası eserindeki çözümlemesi ile en anlaşılır halini almış görünmektedir.Bunun en temel sebebi konunun tarihsel yapılar üzerinden takibinin yapılmış olmasıdır.

İnalcık Rönesans Avrupası eserinin son bölümünde ise, Eısenstadt’ın Türkiye üzerine görüşlerini hatırlatarak, Atatürk Devriminin diğer devrimlerin sonuçlarıyla kıyaslanarak benzeyen ve benzemeyen yanlarını tespit etmektedir.

IMG_0004

Sonuç

“Tarihçi geçmişin insanıdır, ama bugünde yaşar” (Carr,1987:34). İnalcık bu günden düne bakmaktadır.Adı tarihsel bile olsa bu geçmişe ait okuma bugüne aittir ve bugün için yapılacaktır.Ancak, her sosyal yapı, zamanın ilerlemesiyle olumlu ya da olumsuz bir yöne gidecektir, kabulünden hareketle ‘sosyal değişimin’ hangi yönde olacağına karar vermek günün koşullarında zor görünmektedir.

Belki de bu sorunun zorluğudur ki, Batı ülkelerinin sosyal bilimcileri tarih temelli bir makro-sosyoloji ile tebelleş olmaya başlamışlardır. Bu tarih temelli makro sosyoloji ne kadar karmaşık görünürse görünsünen azından gerçek dünyanın bugünkü şaşırtıcı ama daha çok endişe üreten dönüşümünün sorularının cevaplarını bulabilebilecekleri alandır. Çünkü ‘sosyal değişmenin’ yönü ilerlemeci ve evrimci teorilerin öngördüğü bir ‘evrensel modele’ doğru değil tersine ‘ayrışmaya’ doğru görünmektedir. Medeniyet ya da kültürlerin karşılaşıp çatıştıkları alanlara değil, karşılaşıp kaynaşabildikleri alanlara bakmak, yönsemeleri daha da netleştirecektir. Bu bağlamda, İnalcık’ın “Rönesans Avrupası ve Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci” adlı eseri tarihsel temelli bir makro sosyoloji kitabı olarak da okunmalıdır…


Fehime Ergün
iletisim[at]fehimeergun.net
Bu Çalışma “8. Muğla Sosyoloji Günleri”nde bildiri olarak sunulmuştur.


Kaynakça

  • ARLI,Alim(2009) Oryantalizm ve Oksidentalizm ve Şerif Mardin, Küre Yayınları, İstanbul.
  • ARON, Raymond (2005) Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Bilgi Yayınları, İstanbul.
  • BAUMAN, Zygmunt, (2006), Sosyolojik DüşünmekÇev. Abdullah Yılmaz, Beşinci Baskı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
  • BERKES, Niyazi(1992) Türkiye’de Çağdaşlaşma,1. Baskı, Doğu-Batı Yayınları, Ankara.
  • BLOCH, Marc (1994) Tarihin Savunusu Ya Da Tarihçilik Mesleği, çev. Mehmet AiKılıçbay, Gece Kitapları, İstanbul.
  • BLOCH, Marc, (1985) “Avrupa Toplumlarının Karşılaştırmalı Tarihi İçin”, Tarih ve Tarihçi: Annales Okulu İzinde içinde, der. Ali Boratav, Kırmızı Yayınları, İstanbul.
  • BOCK, Kenneth (2002) “İlerleme, Gelişme ve Evrim Kuramları” Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi içinde,TomBottomore – Robert Nispet, çev. Aydın Uğur, Ayraç Yay. Ankara.
  • BONCHENSKİ, I. M., (1983) Çağdaş Avrupa Felsefesi, çev. Serdar RifatKırkoğlu, Kabalcı yayınları, İstanbul.
  • BOTTOMORE, Tom – NİSPET Robert (2002), Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Yayına Hazırlayan Mete TUNÇAY-Aydın UĞUR, Ayraç Yay. Ankara.
  • BORATAV, Ali, (2007) “Sunuş”, Tarih ve Tarihçi: Annales Okulu İzinde içinde, der. Ali Boratav, Kırmızı Yayınları, İstanbul.
  • BRAUDEL, Fernand, (1992) Tarih Üzerine Yazılar, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Yayınları Ankara.
  • BRAUDEL, Fernand, (2001) Uygarlıkların Grameri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Yayınlar, Ankara.
  • BURKE, Peter, (2007) “Modern Avrupa’nın İlk Dönemlerinde Toplum ve Ekonomi’ye Giriş”, Tarih ve Tarihçi: Annales Okulu İzinde içinde, der. Ali Boratav, Kırmızı Yayınları, İstanbul.
  • BURKE, Peter (2000)  Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, 1. Baskı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
  • BURKE, Peter (2006) Fransız Tarih Devrimi: Annales Okulu çev. Mehmet Küçük, 1. Baskı, Doğu-Batı Yayınları, Ankara.
  • BURKE, Peter (2008) Kültür Tarihi,  çev. Mete Tunçay, 2. Baskı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
  • CARR, E.H., (1987) Tarih Nedir?, çev. M. Gizem Gürtürk, İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul,.
  • CHİROT, Daniel, (1999) “MarcBloch’un Toplumsal ve Tarihsel Manzarası”, Tarihsel Sosyoloji: Bloch’tanWallerstein’a Görüşler ve Yöntemler içinde, ed. ThedaSkocpol, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul,.
  • COLLİNGWOOD, R. G. (2000) Tarih Felsefesi Üzerine Denemeler. Çev: E. Özvar,  Ayışığı Kitapları, İstanbul.
  • ÇAYKARA, Emine (2005) Tarihçilerin Kutbu “Halil İnalcık Kitabı”, 1.Baskı, İş Bankası Yayınları (Nehir Söyleşi), İstanbul.
  • ÇELEBİ, Nilgün, (2001) Sosyoloji ve Metodoloji Yazıları, Anı yay.Ankara.
  • DUBY, Georges (1990) Ortaçağ İnsanları Ve Kültürü,çev.MehmetAiKılıçbay, 1.Baskı, İmge Yayınları, Ankara.
  • ERGENÇ, Özer, (2000) “Halil İnalcık Neden Büyük”, Doğu-Batı Dergisi, Sayı:12, , s.134-141, İstanbul.
  • ERGUN, Doğan (2005) Sosyoloji ve Tarih, 4. Baskı, İmge Yayınları, Ankara.
  • ERGUN, Doğan (2006)Yöntemi Bulmak, 2. Baskı, İmge Yayınları, Ankara.
  • FEBVRE, Lucien, (1995) Rönesans İnsanı, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Yayınları, Ankara.
  • GİDDENS, Anthony (2005)Sosyal Teorinin Temel Problemleri Sosyal Analizde Eylem Yapı ve Çelişki, çev. Ümit TATLICAN, Paradigma Yayıncılık, İstanbul.
  • GÖKALP, Ziya (2008)  Türk Uygarlığı Tarihi, Haz.Yusuf Çotuksöken, İnkılap Kitap, İstanbul.
  • GÖKALP, Ziya (2010) Kültür ve Medeniyet Türkleşmek İslamlaşmak Muassırlaşmak, Gençlik Kitapevi Yay, Konya.
  • GULBENKIAN KOMİSYONU,  (1996) Sosyal Bilimleri Açın, Çev., Şirin Tekeli, Metis Yayınları, İstanbul.
  • HAMİLTON, Gary (1999) Tarihte Konfigürasyonlar ve S.N.Eısenstadt’ın Tarihsel Sosyolojisi, çev. Ahmet Fethi, ThedaSkocpol (1999) Tarihsel Sosyoloji Bloch’tanWallerstein’e Görüşler ve Yöntemler içinde, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
  • HOBSBAWM, Eric (1999)  Tarih Üzerine, (Çev. Osman Akınhay), Bilim ve Sanat yay. Ankara.
  • İNALCIK, Halil, (1968) “Türk İlmi ve Fuad Köprülü”, Türk Kültürü,no: 65, s. 289-294.
  • İNALCIK, Halil (1994) “Sultanizm Üzerine Yorumlar: Max Weber’in Osm. Siyasal Sistemi Tiplemesi”, Toplum ve Ekonomi, , Sayı 7, s. 7
  • İNALCIK, Halil (2000) “Ziya Gökalp Yüzyıla Damgasını Vuran Düşünür”, Doğu Batı, 12, Ağustos-Eylül-Ekim, s. 9-33.
  • İNALCIK, Halil (2005) “Akdeniz ve Türkler”, Doğu Batı, 34, Kasım-Aralık-Ocak, s. 133-170.
  • İNALCIK, Halil (2006) Şair ve Patron, Doğu-Batı Yayınları, İstanbul.
  • İNALCIK, Halil, (2008) “Fransız Annales Okulu ve Türk Tarihçiliği”, Doğu-Batı Makaleler II, s.289, İstanbul.
  • İNALCIK, Halil (2009a) Makaleler I,Doğu Batı Yayınları, İstanbul.
  • İNALCIK, Halil (2009b) Makaleler II,Doğu Batı Yayınları, İstanbul.
  • İNALCIK, Halil (2012) Rönesans Avrupası, Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul.
  • KAYALI, Kurtuluş, (1999) “Türk Sosyologlarının Tarihe Yönelmeleri Konusunda Bazı Düşünceler”, Sosyoloji Yıllığı 4, Çantay Ktb., İstanbul.
  • LE GOFF, Jacques, (2006) Ortaçağ’da Entelektüeller, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
  • MARSHALL, Gordon (1999), Sosyoloji Sözlüğü, çev. Osman Akınhay-Derya Kömürcü, Bilim-Sanat Yayınları, Ankara.
  • MCLENNAN, G. (2007) “Braudel ve Annales Paradigması”, Tarih ve Tarihçi: Annales Okulu İzinde içinde, der. Ali Boratav, Kırmızı Yayınları, İstanbul.
  • MILLS, C.W. (2007) Toplumbilimsel Düşün çev. Ünsal Oskay, Der Yayınları, İstanbul.
  • ÖZDALGA, Elizabeth (2009) Tarihsel Sosyoloji, Doğu-Batı Yayınları, İstanbul.
  • PİAGET, Jean, (2007) Yapısalcılık, çev. Ayşe Şirin Okyayuz Yener, Doruk Yayınları, İstanbul.
  • ROSENAU, Pauline Marie, (2004) Post-modernizm ve Toplum Bilimleri, çev. Tuncay Birkan, Bilim sanat yayınları, Ankara,.
  • SARUP, Madan, (2004) Post-yapısalcılık ve Postmodernizm, çev. Abdülbaki Güçlü, Belge Yayınları, Ankara.
  • SEZER,Baykan(1988) Türk Sosyolojisinin Ana Sorunları, Sümer Kitabevi, İstanbul.
  • SİM, Stuart, (2006) Postmodern Düşüncenin Eleştirel Sözlüğü, çev. Mukadder Erkan-Ali Utku, Ankara.
  • SKOCPOL, Theda (1999) Tarihsel Sosyoloji Bloch’tan Wallerstein’e Görüşler ve Yöntemler, çev. Ahmet Fethi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul
  • WALLACE, A. Ruth, WOLF, Alison (2004) Çağdaş Sosyoloji Kuramları, Çev. Leyla Elburuz, M.RamiAyas, Punto Yayıncılık, İzmir.
  • WEBER, Max (1993) Sosyoloji Yazıları, Çev. Taha PARLA, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul.

Dipnotlar

  1. Oryantalizm ve oksidentalizm dünyayı algılama, anlama, açıklama ve tanımlamada iki farklı bakış açısıdır. Temel olarak oryantalizm Batı’nın Doğu algısı, oksidentalizm Doğu’nun Batı algısıdır. Karşılıklı bu algılama sadece bir düşünce olmayıp, eylemi de beraberinde getirir. Batı’nın, zayıf ve kendini yönetemeyen Doğu algısı işgal ve sömürüyle sonuçlanırken; Doğu’nun, güçlü ve disiplinli Batı algısı efendiye itaate sebep olur (Bkn. Peter Burke, Kültür Tarihi, çev.Mete Tunçay, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2008. Ayrıca bkn. Alim Arlı, Oryantalizm ve Oksidentalizm ve Şerif Mardin, Küre Yayınları,İstanbul, 2009).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir