KADINLAR NEDEN…?

“Blog hazırla ve unut” davranışına uyum sağlayarak neredeyse iki yıldır tek bir satır bırakamadım buralara. 

Yazma sancılarına “sübap” işlevi gören ”’sosyal medya” cinnetine de kapılıp gitmek kolay olanıydı. Biraz da ben “oyalanayım” diye düşünmüştüm. Hay oyalanmaz olaydım, varsın boşa geçseydi zaman diyorken bile bu garip mecrada öğrendiklerime nankörlük etmemeliyim. İnsanı düşüncelerini, duygularını; arada bir söz alan, anlamaya çalışan bir öğrenci olarak,  sosyal medya da iletişim kurmanın kendime özgü hallerinin, asli saydığım işimden ayartıcı kolaylığı ile her bir düşünce, duyuş için sabun köpüğünden baloncuklar saçma eğlencesine benzeyen mecraya kapılıp gitmişim.

En çok twitter kullanıyorum. Çok da eğleniyorum bazen; “yaz ve kaç”. Facebook sayfam yeni sayılır. Pek sevemedim orayı. Bir dönem oğullarım sürekli oralarda olunca, ne yapıyorlar, kimlerle arkadaşlık kuruyorlar diye bir de orada onları takip için bir sayfa açmıştım. İlk yıl sadece onları takip etmişim. Sonra birilerini ben, birileri de beni buldu. Takip ettiklerimden memnunum, takipçilerim de güzel. Ancak çok hileci “facebook” kısıtla, akrabalara ekle, yakın çevremden çıkar gibi seçenekleriyle riyakârlığı besliyor. Hele bir de bu paylaşımı kim görsün kim görmesin  butonu var. Evlere şenlik bir yer yani. Bir de İnstagram var. İnstagrama kaçtı çocuklar akrabalar facebooku basınca. Derken yine aynı merak ”bu çocuklar orada ne yapıyor?”, bir de instagram sayfası açtım. Doğrusu tüm bu alanlara kitap fotoğrafları koymaktan kitap okuyamaz hale geldim.  Derken “google plus”, “youtube” vs, dolap beygiri gibi dolan dolan bitmiyor iletişim ağları. Türkçe olmayan bu adlandırmaları kullanmak moralimi bozuyor, canımı sıkıyor söylemeden geçmeyeceğim. 

İletişimsel eylemler içinde kaybol. Gündemi izliyorum aldatmacısıyla, günden gündemden kopmak ancak bu kadar içinde olunca çemberin mümkün. Oyalana oyalana kaçabileceğin mükemmel bir alan. Kimbilir ne zararlarını gördüm, henüz sonuçlarıyla yüzleşmiş değilim. Ancak buralarda geçirdiğim her fazladan zamanın duygu ve düşüncelerimin özsuyunu bırakamadan öğütülüp çöpe döndüğünü, ilk anda heveslendirip sonra değersizleştirdiğini söylemeliyim. 

Not aldığım pek çok konu oldu sözü edilen sosyal medya alanlarından. (siz araştırma, hatta bilimsel araştırma konusu diyorsunuz, ben merak ve anlama çabası diyorum)  Çöpe dönmeden bu konuları kendi düşünce arşivime  ekliyorum. Belki de gerekli değil, henüz emin değilim.  

En çok kadınlara dikkat ettim. (Bunun sebebini belki başka bir merak yazısında yazarım). Siyasete, topluma, bilime, sanata, aşka, kendimize, çocuklarımıza nasıl bakıyoruz? Nasıl etkileniyoruz olaylardan ve nasıl dile getiriyoruz olguları? Yok, öyle eril hallerle karşılaştırma yapmadan, olduğu haliyle.

Tam da okuldaki kız öğrencilerimin  (kız sözcüğünü “çocuk dişi insan” vurgulamak için kullanmayı tercih ediyorum. Tıpkı oğlan sözcüğünü “çocuk erkek insan” sözcüğünde olduğu gibi) neden ağza alınmayacak küfürleri kolayca sarfettiklerini anlamaya çalıştığım günlerdi. Kadınların, hatta paylaşımlarını beğendiğim kadınların küfür sözcükleriyle dolu ulu orta sözleri hayli şaşırttı hep. Hayır küfür eden topluma yabancılaştığımdan değil şaşırmalarım. Küfrün kültürün parçası olduğu Çukurova çocuklarındanım. Orada küfür günlük dilin parçasıdır. Fakat son yıllarda kadınların kendi küfürlerini bir yana bırakıp “eril” küfürleri ardı ardına sıraladıklarını duymak, okumak hayli şaşırtıcı oluyor. Özellikle yazı dilinde bunları dile getirmeleri başka bir şaşkınlık yaratıyor.

Bir de şu “ben deli kadınım” halleri var. Nedir henüz çözebilmiş değilim. Deli olunca “korkunçlu mu” olunuyor, yoksa bir “femme fatal” gösterisi mi? Bilemem! ama cümle alem kadınların eline yüzüne bulaşmış halde. Bakamıyorum, gözlerimi başka yöne kaydırıyorum.

Karar vermek cidden zor, memleket kadını üzerine ne giyse ya bol, ya dar, ya renkler uyumsuz, ya model salkım saçaklı oluyor. Sahi nedir bu halller? Küstürülmüş kadınların kibirli dünyası mı? Çok büyük entelektüel sorunlarımızın kırıntıları mı? Brecht’in Antıgone’sinin ”utanmazlara utanmayı öğretme çabası mı?” Yoksa ne ölü ne diri tarafta kalmışların çığlığı mı?

Memleket kadınını güzel anlatan cümlelerden biri Aslı Erdoğan’a ait: “Avrupa’nın her yerinde bile Ortadoğu’lu kadını bir bakışta ayırtedebilirim. Hepimizin gözlerinde derin bir korku ve hüzün var. Özgüvenimizi hiçbir zaman kazanamamışız, gururumuz yaralarla dolu. Batılı kadınların bedenlerini taşıyışından eser yok bizde”[1]

Kamburuz, elimizi, kolumuzu, sözcüklerimizi koyacak yer bulamıyoruz. Vücut dilimiz zerafetten uzak; kahkaha atmak, ağlamak, kızmak veya sevmek hep bir bavula tıkış tıkış konmuş giyecekleri andıran sözcüklerle ulaşıyor muhatabına. Kadının herhangi bir sesinin aksetmesi bile çok az mümkün muhataplarına. Çok basit bir karşılaştırma ile aynı kıyafeti memleket kadınına bir de batılı kadına giydirin. Bu bir spor kıyafet de olabilir bir topuklu ayakkabı da. Nasıl taşıyorlar üstlerindekini. Baş örtüsünden spor ayakkabısına, bilezikten küpeye kadar, kadın olmanın doğal ahengini yitirmiş bir kadın toplumu. 

Neden? Çünkü ağır işçiler ağır işçi, kadınların çocukların bakımından, evin mutfak bölümünden lavabosuna evi kullanım ve yürütme biçimine bakın (bir de Sophia Loren’in filmindeki anaçlıkla ama kahvaltı hazırlarken bile ahenkle hareket eden duruşuna, aslında bakmasanız bile anlarsınız ahengini yitirmiş vücutların zorlantısını). Genellik ufak tefek memleket kadınının ufak tefek omurgasında biriken fıtık sayısını karşılaştırmasını yapmak bile yeterli olabilir. Ve büyürken memleket kadını, göğsünü içine çeker, kalçalarından utanır, ellerini koyacak yer bulamaz, bu yüzden giydiği topuklu ayakkabının üzerinde her an düşecek gibi  ya zıplayarak ya da seke seke yürür. En ufak izansız davranışında küfürler en yakınları tarafından hep tepesine yağdırılmıştır çünkü, büzülmüş kalmıştır ruhu. 

            Pek çok filmde pek çok coğrafyanın kadın tiplemesinin bir model duruşu vardır. Fransız kadın, Amerikalı kadın, İngiliz, Afrikalı, Hintli, Balkanlı, Ortadoğulu kadınların karakterize edilmiş bir duruşu varken,  Anadolu kadının  bedeni yoktur. Bond filmlerinin sadece sonuncusunda bir an için Türkiye kıyılarında Arapça konuşarak görünen kadının hangi coğrafi kültüre ait olduğunu anlayamazsınız.  Bir çocuk doğurma ve bakma işlevi için biçimlenir Anadolu kadının bedeni. Yaşı ilerledikçe bu “bakma makinasının olması gereken halini” alır. Hele ki cinselliğiyle ilgili bir duruş tamamen yok edilmeye uğraşılır. Beden böyle olsun diye ruh emicilere bırakılır ruhları. O derece bir hiçe sayılmışlık, yaşlanana kadar peşini bırakmaz. Yaşlanınca da iktidarın ipleri eline geçerse ailenin tüm üyelerini kılıçtan geçirip, ortalığı yangın alanına çevirme potansiyelini taşır. 

Bu günlerde kadınlar ne istiyorlar, cidden belli değil. Bir izi yok. Deli kadın olup, eril küfürler sıralamayı  pek sevdiler (..miş gibi görünüyor). İşlerine gelince “şeerli avrat”, apartman dairesinde ekmek, reçel,turşu ve salça yapan “köylü kadın”,  onu bırakıp “dini bütün, imanı güçlü Müslüman”, “kedi sever”, “kitap tapar” ama kafası hep çok karışık. 

Bedeni, zihni, ruhu hayatı; bazen biri bazen hepsi tecavüze uğramış bu kadın nasıl kurtulur?

Zerafetle hareket,  şefkatle, neşelilikle konuşabilmek,  kırıp dökmeden,  paskırtıp  saçmadan, kazımadan ancak inadından ve umudundan vazgeçmeden varoluşunun yolunu bulmak zorunda…Ama nasıl? 

[1] Aslı Erdoğan, Mucizevi Mandarin, s. 23.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir