İlerleme Ama Nasıl?

İlerleme miti, hiç düşündünüz mü neden ilerlememiz gerektiğini? Niye bu kadar gerekli ilerlememiz? Nereden çıkmış? Devlet adamları, siyasiler hep aynı söylevi yineliyor: “Kalkın-ma-lı-yız!”. Siz de tabi “ tabi, evet evet gelişmeliyiz” diyorsunuz. Bu neyin nesi? Düşüncede mi gelişeceğiz, teknoloji de mi, ikisinde de mi? Veya ne?

Batının egemenlik tarihinin başlangıcından (Keşiflerden Sonra-KS) bu güne dek dünyada, üç dönemde aşırı bir silah üretimi olmuştur; I. Dünya (Paylaşım[1]) Savaşı öncesi, II.Dünya (Paylaşım) Savaşı öncesi ve  1970-80’li  yıllar… Son dönemi bir yana bırakırsak, ilk ikisi bu üretimin sonuçlarını bize epeyce açıklamıştır: I. ve II. Dünya yıkımları.

Kısa aralıklarla gelen bu iki savaş, sanayi toplumuna epey zaman kaybettirmişti. Gecikme bir yana insanların dumura uğrayan kafaları gelecek için, ilerleme miti için tehlikeliydi. Sistem insanları yeniden kazanmalıydı.

Batı, dünyaya bütünlüklü bir anlayışla bakmayı asla becerememiştir. İnsanla insanı ayırmış, kendini efendi diğerlerini köle saymış, insanla doğayı ayırmış, ya tamamıyla yok saymış doğayı ya da sömürülecek bir meta olarak değerlendirmiş; çıkarları için yeni felsefeler üretmekten çekinmemiş, insanı insana kırdırmış, doğayı insana kırdırmış[2].

Bu yaklaşımın etkileri Batı tarihinde kolaylıkla belirlenebilir. Rönesans ve Reform hareketlerine dek Hristiyan felsefesinin tamamıyla öte dünyaya dönük olmasından, doğa bir kenara atılmıştır. Yaşam din dogmalarına göre belirlenmiş, aksini düşünenler, engizisyon ateşiyle tanıştırılmıştır (Sınanan mantık şu: günahı olmayanları ateş yakmaz).

Rönesans ile Kilisenin egemenliğini deviren batı; bu kez, eski dönemin tam tersine, insan merkezli bir dünyaya geçmiştir. Bunu Aristocu organik evren anlayışından, Newton’cu mekanik evren anlayışına oradan pozitivizme geçiş olarak da ifade edebiliriz. Bu değişiklik en çok doğanın aleyhine olmuştur. Çünkü artık batılı, doğanın da efendisidir. Artık doğanın sırları bilim yoluyla ele geçirilecek ve alabildiğine sömürecektir. Rönesans ve Reform bir özgürlük hareketidir, sözde. Evet, Batı kilisenin boyunduruğundan kurtulmuştur. Ama yerine koyduğu katı gerekirci, Newtoncu mekanistik evren anlayışı, aradığı özgürlüğe kavuşturmuş mudur batıyı?

Dönemin düşünürleri bu soruyu ‘evet’lemenin yolunu arayıp taradılar. Doğayla insanı birbirinden koparıp bugün egemen kültür haline gelen Batı kültürünün temellerini atarken ‘evet’i de bulmuş oldular:

“Değişmez yasalara tabi olan doğa görüngüleri her zaman için aynı olan bir döngüler çevirimine hapsolmuştur… İnsanların birbirleri ardına gelişi, ne var ki, yüzyıldan yüzyıla değişen bir görünüm sunar. Akıl, tutkular, özgürlük sonu olmayan yeni olaylar üretirler… Böylece, insan ırkı başlangıcından beri bir bütün olarak tıpkı bir birey gibi kendi çocukluğuna ve kendi ilerlemesine sahiptir.”[3]

Sonuç: insan ve toplum dinamiktir, sürekli ilerler. Bunu da doğanın efendisi olarak, onu sömürerek gerçekleştirir?!!.

10625092_727919357261299_5828710785318742345_n.jpg

İlerleme miti de böyle ortaya çıkmış işte. Açıkça görüldüğü üzere, insanın doğasında var olan bir şey değil, sadece egemen kültürün kendini tanımlama, konumlandırma çabasının ürünüdür. Şu halde bir ideolojidir. Bu noktanın algılanması oldukça zor aslında, çünkü sağduyu biçiminde günlük söyleme giren ‘ilerleme aşkı’, sanki yatmak, kalkmak, dişini fırçalamak kadar doğal bir şey haline gelmiş durumda.

Yeniden tarihe dönersek, sistem, insanları kazanmakta zorluk çekmedi aslında. Yıkımlardan, yenilgilerden bıkmış toplumlar kolaylıkla uyum sağladılar yeni döneme. Ayrıca, ilerleme ideolojisinin insanın özgürlüğünü ve mutluluğunu ön planda tutuyor görünmesi oldukça cazipti. İnsanlar refah ve rahatlık istiyordu; eee sistemin vaat ettiği şeyler de bunlardı zaten.

1950’lere gelindiğinde epey yol alınmıştı. Bilimin önderliğindeki Endüstri toplumu, savaşın yaralarını çok çabuk sarıp, uzay çağına doğru ilerlemeye başlamıştı. Kitleler özveriyle çalışarak kendilerine düşeni yapıyorlar, karşılığını da teknolojik ürünlere sahip olarak alıyorlardı. Pekiyyyiiii, her şey yolunda mıydı gerçekten?

Gürültüsüz patırtısız geçtiğini sandığımız bu yılların ardından neleri getirdiğini bir anımsarsak; Rock’n Roll, Cezayir, Vietnam Savaşları, 68 Gençliği, Suiskastler, Prag Baharı… Görünürdeki sakinliğin anlamını kavrayabiliriz. Birbirinden kopuk –başlangıçta- sayısız etmen, bu dönemde, bir etkileşime girmiştir. Sessizliğin nedeni budur. Arkadan gelen korkunç patlama ise, etkileşimin gücünü ortaya koymuştur. Nelerdir bu etmenler?

II. Dünya (Paylaşım) Savaşı’nda Nazi Almanya’sı ve yandaşlarına karşı birlikte savaşan kapitalist ve sosyalistler, barış anlaşmaları ile iki kutba ayırdılar dünyayı. Doğu Avrupa sosyalistlerin eline geçti. Bu oluşum gelecek on yılların en belirleyici faktörü oldu.

Vahşi kapitalizme duyulan nefretin ürünü olan Sosyalizm, ortaya çıkışından II. Savaş’a dek ezilenlerin, sistem karşıtı aydınların umudu olmuştu. Ve aynı zamanda güçlü bir muhalefet odağı idi. Kendi medyası, kendi eğlencesi, kendi kültürü ile Kapitalizme karşı durabiliyordu. Devrimle kurulmuş S.S.C.B, mücadelelerine güç katıyordu.

II. Savaş ile başlayan dönemde durum değişti. Artık Sosyalist muhalefet iyice kurumlaşıp, düzenin içindeki yerini almıştı. S.S.C.B’ye özgür geleceğe duyulan inanç, bu devletin emperyalist ve totaliter yapısının ortaya çıkışı ile sarsılmıştı.[4]

Doğu Avrupa’nın da Sosyalist bloka dâhil olmasıyla rekabet ve düşmanlık iyice kızıştı. Sovyetler Birliği, yandaşı ülkelerde ve kendi topraklarında yoğun bir baskı rejimi oluşturdu. Silahlanmaya ayrılan gider payı yükseldikçe, rejimi koruma kaygısı çoğaldıkça özgürlükler de giderek tırpanlanıyordu. Diğer yanda, ‘özgür’ Batıda, insanlar daha değişik bir baskı ile karşı karşıya kaldılar. Yönetim giderek artan oranda gizli servislerin tekelindeki medyanın eline geçiyordu. Görece bir özgürlüktü bu; sisteme karşıt olmadığınız, etliye sütlüye karışmadığınız, verili bir program dâhilinde yaşadığınız sürece özgürdünüz (bir çeşit robot özgürlüğü). Aksi halde ne olur? Mc Carthy komisyonu ile tanışırsınız, işsiz kalırsınız, beyaz hücrelere misafir olursunuz, örnek olsun diye elektrikli sandalyeye oturtulursunuz, müzisyenseniz şarkılarınızı hiçbir radyo çalmaz, basında karalanırsınız, sınır dışı edilirsiniz, yoğun bir nefret bulutuyla kaplanır etrafınız. (Tüm bunların yaşanmış şeyler oluşu ne kötü!)

II. Dünya (paylaşım) Savaşı sonrası dönemde Batı, insanlar üzerinde doğrudan politik baskı kurma yerine, ideolojik bir egemenlik oluşturmayı ön planda tutmuştu –ki hala bu böyledir- Bu, çeşitli simge işaretlerle toplumsal yaşamın her yanına ulaşmak ve insanların bilinçaltlarını ele geçirmek demekti. Amaç, hükmedilenlerin rızasıyla hükmedenlerin egemenliği idi. Böylece sistem çifte garantiye ulaşmış olacaktı –ikincisi doğrudan şiddet uygulamaktı.

Sonuçta basın, radyo gittikçe daha çok eve giren televizyon, kitlesel beyin yıkamanın araçları haline geldi. Herhangi birimizin bu üçünden birine yakalanmaması imkânsızdı. İnsanlar yoğun bir egemen düşünceler bombardımanı ile karşı karşıyaydılar. Aslında bu yeni bir buluş da değildi hani. Basın ortaya çıkışından bu yana hep, kapitalistlerin elinde olmuştur. Burjuva kültürünün henüz egemen olmadığı ama serpilmeye başladığı dönemlerde basın, burjuvanın sesi idi. Bu, egemen olduktan sonra da değişmedi. Değişen işlevi oldu. Artık basın, kamuoyunu oluşturmak ve yönlendirmek için kullanılıyordu. Çok çalışmaktan düşünmeye zaman bulamayan insanlara, haberler ve yorumlar yolu ile sistemin retoriği aktarılıyordu (ben senin yerine düşünüyorum sen kendini yorma, oooo çok kolaymış), hergün hergün, sabah öğle akşam günde üç kere, beş kere.

“Egemen kültürün ‘gelişmiş toplumu’nda sokaktaki erkek ve kadınlar, yine de, şimdiye kadar bu gezegende yaşamış olan gelmiş geçmiş insanların en cahilleridir. Hayatın beşikten mezara tüm doğal süreçleri, gerçekten, doğumun kendisinden ölüme kadar tüm doğal süreçler bu insanların elinden alınmıştır. Kendileri hakkında bilgileri yoktur. Çocuklarını doğuramaz, ölülerini gömemezler. Bütün toplumsal süreçler ellerinden alınmıştır. Düzen ve güvenlikleri, üzerinde denetimleri bulunmayan bir seçkin grupça sağlanır. Denetleyemedikleri ve yönetemedikleri teknolojik bir askeri güç adına savaşırlar. Karşısında savaştıkları güç de odur… Ama yine de egemen kültür söz bilimi onlara her zaman,  halk olduklarını, egemenliğin onlarda olduğunu, kararların onlar tarafından ve onlar için alındığını tekrarlar.”[5]

Kendi doğrularını yaşayan kendilerine özgü yaşayan topluluklar olarak da tanımlayabilir miyiz altkültürleri, çoğunlukla ortak bir niteliğe sahip de değillerdir. Yüzyıllardır aynı türden bir yaşam sürdüren Çingeneler, kurtuluşu dinde bulan ve katı kurallar çerçevesinde yaşayan Mormonlar, bohem takılan sanatçı grupları, evsiz barksızlar,.. filan filan…O halde bırakınız yaşasınlar, bırakınız bildikleri gibi olsunlar. Yoksa onlar da mı ilerlesinler diyenlerdesiniz?


[1] Deyimi ilk kez Uğur Mumcu kullanmıştır.

[2] Mesela, Doğu felsefesinde insan ve çevresi bir bütünün parçalarıdır. Kendilerini doğadaki varlıklarla aynı görürler. Yerli kültüründe de (Afrika ve Amerika) doğa ve insan kardeştir.

[3] A.g.e. s. 34

[4] Ayrıca sosyalizmin bilim ve endüstriye, ilerleme ideolojisine köklü bir eleştiri getirmediği sorgulanmaya değerdir. “Marx’ın bilimsel gelecek inancı burjuva kaynaklıdır. İlerleme, bilimin geleceği, teknik ve üretim aşkı 19. yy’ da birer inanç olarak oluşmuş burjuva söylenceleridir.” Albert Camus. Bu bağlamda Kapitalizm ve Sosyalizm ilerleme mitinde hemfikir miydi? Acabaa?

[5] ERSİN Balcı, İlerlemenin Öteki Yüzü.


Fehime Ergün / Ankara, 1993

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir