Çok Şey İstiyorum

Umberto Eco, ‘Cecü’nün Yer Cüceleri’ kitabında üç masal anlatır. Bunlardan ilki her ne pahasına olursa olsun savaş çıkarmak isteyen bir generalin biriktirdiği üzgün ‘atomlar’ hakkındadır. General savaş olması için çok isteklidir, atomlar ise insanların ölmesini istemedikleri için çok üzgün. Bir gün atomlar biriktirildikleri mahzenden kaçmaya karar verirler ve kaçmayı başarırlar. Böylece silahsız kalan general artık askerlik yapamaz ve büyük bir otelin kapıcısı olur. Daha önce önünde saygıyla eğilenlerin çantalarını taşımak zorundadır artık.

İkinci masalda Eco, yeni gezegenler keşfetme hırsıyla dolu üç kozmonotun altı kollu bir Marslıyla karşılaşmasını anlatır. Kozmonotlar bu ‘çok güçlü’ ve ‘çok çirkin’ Marslıdan o kadar korkarlar ki Marslının kendilerini öldürmemesi için onlar Marslıyı öldürmeye karar verirler. Ancak tam o sırada bir kayaya konan kuş, seken kurşunlardan ölür. Bunun üzerine altı kollu çirkin Marslı ağlamaya başlar. O anda üç kozmonot anlarlar ki, Marslının da kendileri gibi duyguları vardır. Marslı ‘öteki’ olsa bile üzülebilmektedir.

Üçüncü masalda her yere uygarlık götürmeye kararlı bir ‘İmparator’u anlatır Eco. Öyle ki tüm dünyayı fetheden imparator, hızını alamayıp, gök haritasına bakarak gezegenleri fethetmeye karar verir. Bu işle görevlendirilen kozmonot belirlenen gezegene gider. Orada cücelerle karşılaşır. Çok güzel bir gezegendir burası yemyeşil ve tertemizdir. Cüceler burada mutlu masum yaşayıp gitmektedirler. Kozmonot cücelere dünyadaki uygarlığı anlatır fotoğrafları gösterir. Ama cüceler dünyayı beğenmezler çünkü ‘uygarlık’ denen şeyin dünyayı kirlettiğini, bozduğunu iddia ederler. Kozmonot ne söylediyse dünya uygarlığı hakkında cüceleri ikna edemez.

Eco’nun masalları aklımızda duradursun ben size işimin parçalarından aynalar göndereyim size. Hayatımı savaş ve barışları yeni nesillere anlatarak kazanıyorum. (Pratikte yapmasam da işimin bu olduğu yaygın olarak düşünülüyor.) Derslerimde ne zaman ‘….. Savaşı’ desem erkek öğrencilerin ilgiyle dinlediklerini, kız öğrencilerin soğuk ilgisizliklerini hatta anlaşılmaz gibi duran, nedeni belli, ilgisizliklerini gözlemledim. Dünya Tarihi’ni ‘Savaşlar Tarihi’ olarak anlatmak istemiyorum. Ama direnemiyorum. Çünkü sağım, solum, önüm, arkam ‘Savaşlar Tarihi’, ‘savaş araç gereçleri’, ‘savaş stratejileri’…

  • Miryokefalon Savaşı’nın nedenlerini yazınız.
  • Preveze Deniz Savaşı’nın nedenlerini yazınız.
  • Çanakkale Savaşı’nın nedenlerini yazınız.

Hiç barışın nedenlerini soramadım öğrencilerime. Masalların sonu gibi, onlar erdi muradına… Eeee, sonra? Bir cümleciklik yeri vardır barışın beş sayfalık savaş anlatımında: “Ve yıllarca barış içinde yaşadılar” daki barış yıllarının, yazının icadından bu yana, yani 2 bin yılda sadece 230 yıl olduğunu meraklısı hesaplamış. Hepi topu 230 yıl ara vermiş savaşmaya insanlık. Bilmiyor, barışmayı bilmiyor insanlık. Kazara barış yapsa bile barış içinde nasıl yaşanır bilmiyor. Ve tarih öğretmenleri sormaya devam ediyoruz:

  • Miryokefalon Savaşı’nın nedenlerini yazınız.
  • Preveze Deniz Savaşı’nın nedenlerini yazınız.
  • Çanakkale Savaşı’nın nedenlerini yazınız.

Bakın mesela savaşmayı öğreten okullar var ama barışmayı öğreten okullar yok. Savaş teknolojileri diye bir şey var, aman yarabbi nasıl bir literatür içinden mühendislik üzerine mühendislik bilim dalları çıkıyor. Barış teknolojileri diye bir şey yok. Zaten tamlama bile garib; “barış teknolojileri”, barışın ne teknolojisi olacak zaten, barışır gidersin. Savaş Bakanlığı var ama Barış Bakanlığı yok. Ve çok (!) disiplinle çalışıyor Savaş Bakanlıkları. Gündemini takip edemezsin başın döner. Stratejiler, işbirlikleri, konferanslar, seminerler. Aynı anda biz bin beş yüz diyelim de üstünü siz tamamlayın, noktaya taarruz. Bunun için çaba harcayan, savaşları kontrol altında tutan heyyula holdingler, kurumlar, traşlı, takım elbiseli, güneş gözlüklü seri hareket eden önemli (kerameti kendinden menkul) adamlar var. Ama barışı kontrol altında tutan, barış için çaba harcayan bir bakanlık, bırakın bakanlığı kamu kurumcuğu yok. Zaten barışı saçı uzun, kulakları küpeli adamlar, kadınlar ve çocuklar istiyor.

Memet (sevgili öğrencim) buralarda olsa olanca dikbaşlı muhalefet gücü ile “Ama hocam, ateşkesleri ne yapacağız? Onlar barıştan sayılmaz mı?” diye sorardı kesin. Barıştan anladığımız bu çünkü: Savaşa ara vermek. ‘Filanca tarihe kadar ateşkes ilan ediyoruz’. Bir ateşkes, beş savaş, araya 0,4 gramınca barış. Ateşkesler zamanlı işler anlayacağınız. 15 gün silah bıraktık, strateji bu. Biraz uzarsa barış hali “80 milyonuz 90 milyon olunca gösteririz” içindir. Savaşın dili zıplatıyor ahalinin içindeki savaş girişimcisi yaratığı; “GÖSTERİRİZ !”.

“Taraflar birbirleriyle 10 yıl savaşmayacaklardı” deriz mesela ama “10 yıl barış içinde yaşamaya and içtiler” demeyiz. Savaşın başlaması için bir tarih filan da yoktur. Hafta tatili, bayram günü dinlemez. “Gönder şu okulun üzerine birkaç akıllı füze başlatalım şu pisliği adamım”. Bitti bu kadar. Sonra başlayan savaşı durdur durdurabilirsen. Minnacık sebep yeterli savaşı başlatmaya “inekler bostana girdi” den tutun da “senin seçtiğin devlet başkanını sevmedim”e kadar. Oysa “gezegen gidiyor elden desen “barış”amazsın. Öyle zor eline geçer barış.

İki oğlum var. Onların; memleketlerini ölerek sevmelerini değil, yaşama sımsıkı tutunarak sevmelerini istiyorum. Bir sabah dersinde öğrencilerime; “Barış, gençlik; adaletin tüm olgularıyla birlikte gerçekleştiği anların, insanın onurunca yaşadığı günlerin, özgürleşebildiğimiz ama kardeşçe de yaşadığımız sakin, sıcak, kucaklayıcı, huzur dolu zamanların dokusudur. Bırakın savaşların haklı (!) sebeplerini, barışa sahip çıkın ” diyebilmek istiyorum. İnanıyorum ki, ‘barışa giden yol yok, barış yolun kendisi…’

Çok şey istiyorum evet.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir