Bir İdrak Meselesi…

BİR ‘İDRAK’  MESELESİ

Hilmi Yavuz ‘Batılılaşma Değil Oryantalistleşme’ başlıklı yazısında biz ve onlar üzerinden gittiği doğu-batı ekseninde bu topraklardaki insanların batılılaşma macerasını oryantalistleşme süreci olarak tanımlar[2]. Öyle midir gerçekten? Biz batılılaşma çabamızda bir gösteri içinde oryantalistleştik mi yoksa ağır aksak batılılaşıyor muyuz? Siz bizim oryantalistleştiremediklerimizden misiniz? Yoksa oryantalistleşip de bunu görmeyenlerden misiniz? Yoksa yoksa o musunuz? Bu mu?

Bunun öyle mi böyle mi olduğunu tarihsel süreci yeniden yeniden anlatarak ortaya koymaya çalışmak, ne ‘oryantalist’leştiğini iddia edenleri ne ‘oryantalist’leşmediğini iddia edenleri ne de ‘yok öyle bir şey biz İbn-i Haldun’dan bu yana Farabi’den bu yana zaten batılıyız[3]’ diyenleri ikna etmeye yetmedi.

‘Biz doğulu muyuz?’ sorusunu aklımızda tutarak düşünüş biçimimizde asla batılı olmadığımızı iddia ederek, bir düşünce egzersizi yapmaya başlarsak, belki adımlarımız birbirine karışmaz. Bu iddiamızı somutlaştırmak için, eğitim pratiklerinin beyaz perdeye yansıması üzerinden gideceğiz. Okuyucunun söz konusu filmleri izlemiş olması varsayımından hareket etmekte bir sakınca görmüyoruz. Üstelik filmlerin tamamına değil sadece ‘öğretmenler’ine bakmamız bile durumu kavratır niteliktedir.

Batılı ‘Ölü Ozanlar Derneği’ bizim ‘Hababam Sınıfı’; Batılı ‘Mona Lisa’nın Gülüşü’ ve bizim ‘Hayat Bilgisi’.

‘Mr Keating’ (Robin WİLLİAMS) Ölü Ozanlar Derneği filminde zengin çocuklarının okuduğu tanınmış bir kolejde ‘edebiyat tarihi’ öğretmenidir. Kendisi de o kolejde burslu okumuştur. Zengin sınıfın bir parçası değildir. Sınıf arkadaşları gibi hukuk gibi önemli ve saygın alanları değil, daha mütevazi bir mesleği, edebiyat tarihi öğretmenliğini seçmiştir. Atak, hareketli ve cesur bir öğretmendir. Olay 1950-60’larda İngiltere’de geçer. Mr Keating, Edebiyat Tarihi derslerinin en ağır konularını duru bir biçimde öğretmeyi başarır. O kadar ki seyirci bile İngiliz edebiyatı üzerinde bilgi sahibi olur. Mr Keating, bir aydınlanma karakteridir. Diyalektik düşünceyi kavramış ve onun üzerinden fikir üretebilen, temel değerlere saygılı bir biçimde meydan okuyabilen psiko-sosyal kavrayışa sahip, alanına da  hakimdir. Sınıftaki eğitim süreçleri filmin önemli bir parçasıdır. Mr. Keating sınıftaki eğitim süreçlerinde gençleri kendileri olmaya davet eder. Hep ebeveynlerinin ve öğretmenlerinin söylediği gibi olmaya çalışan gençler bu istek karşısında ‘çıplak’ kalırlar, çünkü hep büyüklerinin giydirdikleri ile dolaşmışlardır ve ne giyeceklerine kendileri karar verirler bu, ölüm bile olsa.  Sınıftaki eğitim süreçlerinde kitap sayfaları asice yırtılır. Şiiri yaratmanın nefes kesici, yaratıcı anına sınıfça tanıklık edilir. Film oynak dirençli zeminler üzerinde yatay-dikey hareketlilik içindedir. Yapı sağlam ve uzlaşmaya açık değildir. Buna rağmen bireyler şımarıklıktan uzak, heyecanlı, anlamaya da çalışan bir ‘akılla’ mücadele verirler. Mr Keating evli ama eşi uzaktadır.

‘Kel Mahmut’(Münir ÖZKUL), zengin çocuklarının okuduğu bir özel okulda, ‘tarih öğretmeni ve okulun müdür yardımcısıdır’. Yıllarca devlet lisesinde görev yaptıktan sonra ‘bir özel okulda’ çalışmaya başlamıştır. Yavaş, gölgesi ağır, katı kuralları olan ama içindeki şefkati kaybetmemiş bir öğretmendir. Filmde ders süreçleri yoktur. Dersler hep sabote edilir. Öğretmenlerin birinci ilgisi düşünsel-bilişsel süreçler değil, davranış süreçleridir. Mahmut Hoca’nın da böyledir. Gençlerin hep kurallara uyan olmasını bekler Mahmut Hoca. Anlama ve uygulamayla değil, sezgiyle bilir. Psiko-sosyal süreçleri de sezgiyle yönetir. Sınıf içi etkinliklerde gençlerin öğrenme süreçlerine tanıklık edemezsiniz. Çünkü öyle bir süreç hiç yaşanmaz. Mahmut Hoca’nın eşi olup olmadığına dair bir iz yoktur filmde. Olay 1950’lerin İstanbul’unda geçer. Beri yandan tüm dekor tamamdır. Batı tarzı sınıflar, sıralar, yazı tahtaları, laboratuarlar ve beden eğitimi gereçleri, öğretmenler odası, koskoca bir okul binası. Ama düşünsel süreçlerin gölgesini göremezsiniz. ‘Hababam Sınıfı’ üstelik diyalektik düşünceyi bilen bir yazarın Rıfat ILGAZ’ın kaleminden çıkmıştır. Ancak Ilgaz ‘varolanı yazdım’ der, ‘düşündüğümü değil.’[4]

‘Mona Lisa’nın Gülüşü’nde Julia Roberts, sanat tarihi öğretmenidir. Heyecanlı ve planlıdır. Sezgilerini de dahil ederek bilgiyle sınıf süreçlerini sürdürür. Sınıf süreçleri filmin önemli kareleridir. Düşünsel ve bilişsel süreçler takip edilebilir anlaşılırlıktadır. Paniklediği zamanlar olmasına karşın bununla baş eder. Bir Kız Kolejinde çalışır, olayın geçtiği yıllar 1950’ler Amerika’sıdır. Söz konusu kolejin ‘misyonu’ aslında zengin kız çocuklarının iyi birer eş ve anne olabilmesini sağlamaktır. Oysa Roberts, bu son derece akıllı ve çalışkan kızların yeteneklerini, meslek sahibi olarak gerçekleştirmeleri yönünde mücadele eder.  Kızlar direnir ve Roberts’i iterler. Ama nihayetinde Roberts’ın haklı olduğuna  yaşayarak ve sorgulayarak karar vereceklerdir. Roberts genç kızları hafifçe çekip zarifçe itmiştir sadece. Roberts’in değiştirmek istediği zihinlerdeki  ‘kadın’ dır.

Afet Hoca (Perran Kutman), tarih öğretmenidir. O da kuralcı ve ahlakçıdır. Hileye göz yummaz. Yufka yüreklidir. Okul dışı hayatında da okul süreçlerinde de yardımseverdir. Psiko-sosyal süreçleri sezgiyle bilir. Öğretim süreçleri bu yerli filmde de yoktur. Olaylar 2000 yılının İstanbul’unda geçer. Afet Öğretmenin değiştirmek istediği şey sadece okul müdürüdür.

Batıda eğitim süreçleri sorgulamaya, düşünmeye, saygıya gerekirse arkasını dönüp gitmeye dayalı ama hep diyalektik bir süreçle kendisini büyütedursun, burada doğunun en batısında itaate, var olanı olduğu gibi kabule dayalı; kendini hep yeniden aynı biçimde üreten bir ‘ucubeye’ dönüşmüştür. Bizim bu filmlerde üstüne basa basa durmak istediğimiz nokta ‘eğitim süreçleri’nin, yani ‘bilgiyi aktarma biçimleri’nin Doğu ve Batı toplumları arasındaki farklılığı üzerinden vardığı yerdir. ‘Ucube’ sözcüğü her ne kadar kulak tırmalasa da var olan gerçeklik bu sözcükten başka türlüsüne sığmamaktadır.

Pink Floyd’un ‘The Wall’ şarkısı eşliğinde yapılan bol tantanalı ‘kolej’ açılışlarımızın ironikliği ortadadır:  (Hey, Teacher!  Leave them kids alone.

We  don’t   need   no   education,

We  don’t  need no thought control,No dark sarcasm in the classroom.                          Teacher leave them kids alone.                                Hey, Teacher!  Leave them kids alone.All in all it’s just an – other brick in the wall.All in all it’s just an – other brick in the wall. )                Bu sözleri anlamayan ‘devlet erkanı’ tarafından açılan özel kolejler, batılı ve ultra ultra modern binalardır. İçinde Kel Mahmutların, Badi Ekremlerin, Sıfırcı Muallaların öğretmenlik yaptığı, batı mimarisi modern binalar… Ve açılış şarkıları…Varılan son nokta şimdilik budur.               Hilmi Yavuz da sözünü ettiğimiz yazısında tam da bunu anlatmaktadır. Avrupa’nın ya da Batı medeniyetinin Aydınlanma ile eşanlamlı olduğu düşüncesi, batılılaşma serüvenimizin, bana göre elbet, başarısızlıkla sonuçlanmış olmasının temel nedenidir. Aydınlanmanın Rasyonalite kavramını evrenselleştirmesi zaten sorunlu bir durumdur. Bu sorunlu durumu yüklenme hatasını üstelik sadece Osmanlı aydınına ya da Cumhuriyet aydınına da yükleyemeyiz. Fransız burjuva devrimi insan haklarını nasıl evrenselleştirdi ise, Aydınlanma da kendi rasyonalitesini evrenselleştirmiştir. Ancak her iki dönemin Osmanlı-Cumhuriyet) aydınlarının göremediği şu çarpıcı gerçektir: “Avrupa’nın zihin tarihi, sadece Aydınlanmadan ibaret değildir. Başka türlü söylersek, Avrupa sadece XVIII. yüzyılla sınırlı olan Aydınlanma düşüncesine indirgenemez. Avrupa’nın zihin tarihi, kendi karşıtını üreten süreçlerin tarihidir.”[5]               Bana öyle geliyor ki, Avrupa’yı böylesine sınırlı anlamda kavrayışımız –ki fazlasına geleneksel zihin yapımızın rasyonalitesi yetmeyecektir. Zaten bizim ‘idrakimiz’ aydınlanmayla bağdaşmaz da- bizi Avrupalılaştıramıyor. O halde son iki yüzyılın, yüzyıl sonu bilançolarında ne var? Bu iki yüzyılın bizi getirip bıraktığı yer: Oryantalizm midir? Oryantalizm, yani, kendimizi Avrupalı’nın gözüyle görmek için debelenmek.

MUĞLA, 2009

KAYNAKÇA

 

ALATLI, Alev, Doğu-Batı İçi Boş Bir TasnifDoğu-Batı Dergisi, 2 (Şubat-Mart-Nisan 1998)

BAYDUR, Mehmet (2000) Rıfat Ilgaz’lı Yıllar,Çınar Yayınları, İstanbul.

SAİD, Edward (2008) Şarkiyatçılık Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna ÜLNER, Metis Yayınları, İstanbul

SAİD, Edward (2008) Kültür ve Emperyalizm, çev. Nemciye ALPAY, Hil Yayınları, İstanbul.

YAVUZ, Hilmi, Batılılaşma Değil, OryantalistleşmeDoğu-Batı Dergisi, 2 (Şubat-Mart-Nisan 1998).

[1] idrak: anlayış, akıl erdirme,yetişme, erişme, olgunlaşma, bkn. Ferit Develioğlu Osmanlıca-Türkçe Sözlük, Özer Ozankaya’nın ‘ idrak-ı bi etrak’  tamlamasını çağrıştıran deyimi burada anımsamakta fayda var. Söz konusu deyim ‘ olgunlaşmamış Türkler’ olarak günümüz Türkçesine çevrilebilir.

[2]  Hilmi Yavuz, Batılılaşma Değil, Oryantalistleşme, Doğu-Batı Dergisi, 2 (Şubat-Mart-Nisan 1998) s.115

[3] Alev Alatlı, Doğu-Batı İçi Boş Bir Tasnif, Doğu-Batı Dergisi, 2 (Şubat-Mart-Nisan 1998) s.111

[4] Mehmet Baydur, Rıfat Ilgaz’lı Yıllar,Çınar Yayınları,

[5] Hilmi Yavuz, Batılılaşma Değil, Oryantalistleşme, Doğu-Batı Dergisi, 2 (Şubat-Mart-Nisan 1998) s.115

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir