Ben ve Gazetem

Cumhuriyet Gazetesine okuru olmaya lise iki de başladım. Öncesinde babamın aldığı Hürriyet eve her gün girerdi. Babam çok iyi bir gazete okuru filan da değildi ama o gazete Kelebek ekiyle birlikte eve girerdi. Sanırım gazete okuma alışkanlığım böyle başladı. Dünyayı algılamamız değişiyor, genişliyor, derinleşiyordu. Doğal olarak yetmez oldu Hürriyet. Birinin tavsiyesi ile değil. Kendi izimin üzerinde aldım ilk Cumhuriyet Gazetesini, basamak basamak düzenlenmiş gazete yığının içinden. Sahibini, para kazananını filan bilmeden. Kitap eki bile yoktu, renkli bile değildi. Zamanla kısıtlı öğrenci harçlığımla haftada bir iki kez almaya başladım. Önceleri hiçbir şey anlamıyordum. Her yazı için en az birkaç kez sözlüğe bakmam gerekiyordu. Bulmacasında en fazla birkaç sözcüğü bilebiliyor, kendi kendime köpürüyordum. Zaman geçtikçe anlamaya başlamış, kültür-sanat-tiyatro-sinema yazıları, öğrenme açlığı içinde, keyifli okumalara dönüşmüştü. Sıkıcı müfredat programlarını bunalıyorken bir yandan dünyayı keşfetmemi sağlıyor, bir yandan sınırlılıklar içinde olsa bile ulaşamadığım yerlere pencereler açıyordu. Yaşıtlarım çok iyi bilirler; az kitabımız vardı, bu yüzden bazı kitapları birkaç kez okumak zorunda kalırdık. Şimdiki gibi ultra modern – artık ne demekse- kitapçılarda akla gelebilecek dış kapının dış mandalı konularında yığın yığın dergiler çıkmazdı. Böyle bir ortamda Cumhuriyet Gazetesi bir eksikliği, eksikleriyle de olsa tamamlıyordu.

Babamın incelikli şakalarını hatırlıyorum hala, biraz isyanla. Annemin kızmalarını ‘ne işin var senin bu gazeteyle?’ diye soruşturmalarını. Benim ayak direyişimi ‘neden okuyamaz mışım?” diye asileşmelerimi. Nur içinde uyusunlar, şimdi daha iyi anlıyorum ki çok endişelenmiş olmalılar. Daha 12 Eylül sarsıntısını atlatamadan ben gibi bir kız çocuğuna maruz kalmaları pek de adil gelmiyor şimdilerde. Onlar görüp kızmasın diye okula giderken almaya ve okulda okumaya başladım adı “kötüye” çıkmış gazeteyi. Ama bu da belalı bir işti çünkü bu kez de yine babamın aldığı ve törenle bana verdiği 2 ciltlik TDK sözlüğünü yanımda taşımam gerekiyordu. Cılız bir genç kız olarak bu cidden zordu. Yine de üşenmiyordum. Bir gün kendisi de Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu Coğrafya öğretmenimiz “gazete” mi sıranın altında görüp “ bunu sen mi okuyorsun?” diye sorduğunda ilk korkumu yaşadım. Korktum. Korktuğum için kendime kızdım. Yine de “evet”  demekten geri durmadım. Öğretmenimin “o gasteyi her yerde okuma” emrini şiddetle “neden?” karşıladım. Hoca dersi bıraktı o gün ve uzun uzun yasaklara uymamızın neden gerektiğini anlattı. İkna edici olmamış olacak ki tek cümlesi bile aklımda kalmadı. Neyse ki lise bitti, annem ve babamın ilgileri diğer çocuklara kayıp ben de ilk yıldan Ankara’da üniversiteyi kazanınca yasakların biteceğini düşünmüştüm. Yanılmışım. Hem üniversitede ve hem de görev yaptığım yerlerde Cumhuriyet Gazetesi almam çoğunlukla yadırgandı. O kadar ki, kaldığım kız yurdunda bir sabah uyandığımda özenle biriktirdiğim kitap eklerini lime lime yırtılmış bulduğumda öfkelenemedim bile. Şaşırmıştım daha çok, insan bir dergiyi içinde sadece kitap ve yazar tanıtımı olan bir dergiyi neden yırtardı ki? İnat ettim. Cumhuriyet Gazetesi; Kitap, Bilim Teknik, Hafta Sonu ekleriyle kendini zenginleştirip öğretmeye devam ettiği için. Tümünü arşivleyip saklayamadığımdan bazı yazı ve haberleri kesip yapıştırdığım defterler hala duruyor. Dün hüzünle baktım o defterlere. Ne çok şey öğrenmişim okulda öğretilmeyen. Yazarları, sanatçıları, bilim adamlarını. Ne çok yer gezmişim o gazeteyle. Ve anadilimi öğrenmişim. Hayatı, insanları kavramaya çalışmışım gazete kupürlerinin yanına not düşerek. Bazı yazarlarını hiç sevmemişim, bazılarının ölümüne ailemden biri ölmüş kadar üzülmüş, içerlemişim.

Memlekette basımı sürekli devam etmiş yüzyıllık gazete yok. Belli bir düşünce geleneğini sürdüren yayınlar çıkıyorsa da devam etmiyor. Bunun anlamı düşünce geleneklerinin de kesik kesik sürmesi değil de nedir? Bu sanıldığından büyük bir sorun. Düşünce yoksa muhalefeti olur mu? Muhalefeti olmayan düşünce gelişir mi, çoğalır mı ve dogmatikleşmez mi? Bu tehlikeli değil midir?

Tanzimat’tan bu yana, ilk gazetenin basılmasından bu yana, basın hep eleştiriliyor ama düşünce anlamında değil. Doğrudan varlığına saldırılarak. Nihayetinde kapatılarak. Yasaklananın, kapatılanın aslında bir “yaşayış” biçimi olduğunun farkında mıyız? İnsanların birbirlerine bunu yapmaya hakkı var mı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir