ANİA LOOMBA VE “KOLONYALİZM – POSTKOLONYALİZM” ÜZERİNE

 

 

 

Dil öğretmişsin, ne olmuş, ne kârım oldu ki benim

sövmeyi bellemekten başka! Allah kahretsin seni,

hay öğretmez olaydın o pis dilini![1]

 

Kolonyalizm ve Postkolonyalizm çalışmaları yetişmekte olan gençler için çok cazip bir alan değildir. Çünkü geniş bir bakış açısı ve sosyal bilimlerin tüm alanlarında ilişkiselliği gerektirmektedir. Başlangıçta cazip gelse bile sorgulamaların derinleşmesi gerektiğinde alanın zorlukları karşımıza çıkar.

Yazım boyunca gerek Lombaa ve gerekse Stuart SİM’in terim ve kavram tanımlarını rehber edindim. Bu çalışmalarla çelişmediğini gördüğüm Edward Said’in tanımlamalarını gözden ırak tutmadım.

 

somurgecilik[1] (1)

 

 

Kolonyalizm ve Postkolonyalizm İncelemelerinde Yöntem Sorunları Üzerine

Kolonyalizm kırılmış büyük kristal bir vazo gibi. Kristaller kırılınca camdan farklı olarak binlerce parçaya ayrılır.

“1930’lara gelindiğinde koloniler ve eski koloniler dünyanın % 84.6’sını oluşturuyordu”[2].

Hem tarihe ve hem de coğrafyaya yayılan kırık kristal parçalarının toparlayıp bir özet yapmak sosyolojiden çok tarihin işi olduğu bir gerçek. “Böyle bir tarihsel kapsam, özet yapma girişimlerini imkânsızlaştırıyor. Bu durum kolonyalizmi ‘teorileştirmeyi’ de zorlaştırmaktadır. Kolonyalizmin ya da ona karşı direnişlerin mahiyeti hakkında yapabileceğimiz herhangi bir genellemenin, tikel bir örnek tarafından olumsuzlanması neredeyse kaçınılmazdır.

“… Kitapta hiçbir sızıntıya geçit vermeyen tanımlar sunmaya  ya da kolonyal tarihler ve ideolojilere ilişkin kapsamlı açıklamalar sağlamaya kalkmadım. Bunun yerine, bazı anahtar niteliğinde tartışma ve incelemeler üzerinde odaklanarak önemli sayılan terimleri, olayları ve sorunları sergiledim. ….Kolonyal incelemeler sırf böyle geniş bir alanı kapsıyor diye, kolonyal yönetim ve düşüncenin daha kapsamlı yapıları hakkında düşünmeye girişmeksizin kendimizi yalnızca tikel vakaların incelenmesine hasretmemiz gerekmez. Öyleyse, genel ile tikeli nasıl bir araya getireceğimizi sormalıyız.”[3]

diyen Loomba, araştırmacıları bekleyen mayınlı alanlara işaret etmekle kalmıyor, konunun zorluklarının da farkına varmamıza imkan tanıyor.

Daha ilkçağlardan başlayan kolonizasyon hareketleri dünya tarihini, bize göre, beş önemli dalga halinde keser. Kapitalizm, son ikisinde etkili güdü olmuştur. Bu son iki dalganın net fragmanlarından biri Spilberg’in “Amistad” filmidir. Ancak son dalga Emperyalizmle birleşerek gelmiştir ve ilk üçünden çok daha karmaşık boyutlarda kolonileştirilenlerin savunmasız özneliğini yerle bir etmiştir. Bugün Afrika’da Siera Leon ve Angola ulus devletlerinde elmas şirketlerinin yaptıkları, bilinen ekonomik, siyasal, sosyolojik, tarihsel ya da dini hiçbir bilimle tam olarak açıklanamayacağı gibi insanlık değerleri ile de açıklanamayacağı aşikârdır.

Her bir dalganın yol açtığı boyutlar karmaşıklaşmakla kalmamış, kolonileştirmeyi ‘ötekilik’ten çıkararak, sosyolojinin merkez temalarından biri haline gelen, ‘melez ötekini’ yaratmıştır. Kolonileştirilenlerin direnişi bir yanıyla ırkçılığı ortaya çıkarırken öte yanıyla (kolonileştirenlerin içinde her an karışıklık çıkarabileceği) ulus devletleri doğurmuştur. Doğurmuştur doğurmasına ama ulus devlet demokrasisi, tıpkı Afrika’daki Siera Leon örneğinde olduğu gibi, kolonileştirilenlerin şakağına dayanmış Schrödinger’in Kedisi[4] düzeneğindeki silaha benzer.  Schrödinger’in deneyinde kedinin yaşama şansı % 50’dir. Ancak başının hareketleri eğer tek biçimde durabilirse, bunun dışında yaşama şansı yoktur. Bu durum, kedinin tabiatına neredeyse aykırı bir haldir ki kedinin ölmesi kaçınılmazdır. Aslında kolonileştirenlerin yaptığı  ‘öldürmek’ değil ‘sakatlamak’ olmuştur. Gerçekten de Kolonileştirenlerin izlediği yöntemler geleneksel kültürler üzerinde büyük tahribatlara yol açmıştır.

Tahribatların başladığı noktada ise ‘postkolonyal’ ve ‘poskolonyalizm’ teorileri başlamaktadır. Kolonyal düzlemin tam da üzerine homojenlikten uzak biçimde konumlandırabileceğimiz ‘postkolonyal’ düzlem kolonyal düzlemden farklı olarak kendi içinde çift yönlü, geliş gidişi olan hareketli bir düzlemdir ve portatif görünmektedir. Yani postkolonyalistler tezgâhı, herhangi tarihsel döneme veya herhangi bir tarihsel dönemdeki herhangi bir coğrafi mekâna açıp kapatabilir. Böylece tıpkı Ella Shohat’ın söylediği gibi

“Bu terim (postkolonyal) kişinin ‘emperyalizm’ ya da ‘jeopolitik’ gibi daha keskin politik terimlerin yanına sokulmasına bile izin vermeme işlevi görür”[5]

Postkolonyal teorinin bir diğer olumsuz görüntüsü Loomba’nın ısrarla üzerinde durduğu ‘metropoliten postkolonyal teori’de ortaya çıkar. Buna göre,

“çok uzaklardaki yörelerin ayrıntıları ve özgüllükleri üzerinde derinlikli çalışma yapılmasını istemekten ziyade kendisini genel bir ‘kolonyal’ ya da ‘postkolonyal’ mevzide konumlandırarak iş görür”[6].

Bu senaryoda ise ‘dünyanın geri kalanı’ içerisindeki farklılıklara ya da özgül durumların ayrıntılarına dikkat kesilmeye gerek kalmamaktadır.

 

 

 

 

1510608_10155369926205014_5631958166928465703_n

 

 

Postkolonyal incelemelerin bir başka sonucu ise,

“marka haline gelmiş bir avuç eleştirmenin kaleme aldığı yazılara, bu inceleme alanının kendisinden bile daha fazla önem verilmeye başlanmasıdır. Araştırmacı ve öğrenciler, Edward Said, Gayatri Spivak ya da Homi Bhabha’yla ‘aşık atma’ ya da yalnızca en son yayımlanmış yazıları okuma zorunluluğu hisseder. Barbara Chritian’ın ‘teori yarıştırması’ dediği eğilim, bizzat bu inceleme alanı üzerine düşünmeye zarar vermektedir”[7]

Loomba, söz konusu kitabının çatısını üç bölüme oturtmuştur. Kolonyalizm ya da kolonileştirilmelere direnenlerin dünyanın her tarafına yayılmış tarihini anlatmak yerine postkolonyalizm teorilerinin parametrelerine odaklanan Loomba bunun sebebini şöyle açıklıyor:

“…teorinin karşısına dikilen sorunları, ideoloji ya da temsil, toplumsal cinsiyet ya da eylemlilik gibi diğer düşünsel tartışmaların bağlamına oturtmaya çalıştım. Tek tek eleştirmenlerin çalışmaları özgül tartışmalar bağlamında ele alınmakta ve bu yüzden farklı bölümcelerde boy göstermektedir”[8]

Loomba kitabında;  Frantz Fanon’un yazıları, toplumsal cinsiyet ve cinsellik, milliyetçilik ve melezlik gibi çok katlı bağlamlarda tartışıyor. Söz konusu konuların birbirini üzerine ve hemen ardına uzamlaşması derli toplu bir biçimde verilmiş. Toplumsal cinsiyet ile kolonyalizm kitabın tüm konularına yayılmış biçimde irdelenmiş. Benim bu noktada eleştirim, örneklerin çoğunlukla Afrika ve Hindistan tarihselinden ve geleneğinden verilmesi yönünde olacaktır. Bu örnekler Asya ve Güney Amerika ve Kuzey Afrika (İslamın dininin Mısır Uygarlığına etkileri) …v.d. olarak zenginleştirilebilirdi. Özellikle Güney Amerika örneği toplumsal cinsiyet, kadın cinselliği, silahla direniş ve melezlik alanında yapılacak analizlerin teorilerle bütünleştiği görülecektir. Buradaki toplumların birbirleriyle ilişkilerinde (Aztek, Maya) kullandıkları yöntemlerin nasıl da ilkel olduğu-beri yandan kolonileştirenlerle nasıl da benzediğinin ispatlandığı- gerçeğini trajikomik bir biçimde ortaya konulan  ‘beyaz adamın hal-i pür melali’ Mel  Gibson’nın yönettiği ‘Apocalypto’ filminde görülmektedir. Sözümona ‘madun’u konuşturan film, son karesinde denizde görünen ‘yüzen ağaçlar’la ‘şükür yarabbi beyaz adam geldi, artık ilkellik bitecek’ dedirtme ucuzluğundadır.

Loomba örneklerini neden Afrika ve Hindistan’la sınırlandırmasının sebebini kişisel eğitim disiplini ve kazandığı kimler üzerinden ele aldığını söylüyor ki, bu da kültürel bir hiyerarşi kurduğunu ele veriyor:

“Kişinin kendi disipliner eğitimi ya da kimliğinin, bu alanda o kişinin edindiği bilgiyi biçimlendirmesi kaçınılmazdır elbet”[9].

Oysa Loomba da gayet iyi biliyor ki teorileştirme yapabilmek için kolonyalizmin bütün bir tarihsel ve coğrafi çeşitliliğini bilmek bir yana teorilerin böyle bir çeşitlilik üzerine kurularak yerel bir özelliğe evrensel bir statü atfetmemeye gerek olmasıdır. Bu pencere de yeni tartışmaların sonuçlanması yakın zamanda pek mümkün görünmemektedir.

Ania Loomba kitabının birinci bölümünde kolonyalizm, emperyalizm ve postkolonyalizm gibi terimlerin farklı anlamlarını ve bunları kuşatan çekişmeleri tartışıyor. Kolonyal söylem üzerine yapılan incelemeleri ideoloji, öznellik ve dil hakkındaki anahtar nitelikteki tartışmalarla bağlantılandırılıyor, bunu yaparken de kolonyalizm incelemesiyle ilintili olarak yeni bir terminolojinin ve disipliner sınırlar arasında yeni bir köprü kurulmasının neden zorunlu olduğunu gösteriyor. Yine birinci bölümde, kolonyalizm ve edebiyat incelemeleri arasındaki ilişki belirginleştiriliyor. Bu bölüm kısaca söylemek gerekirse postyapısalcı, Marksist, feminist ve postmodern düşüncelerin postkolonyal incelemelerle tartışmalı boyutlarını ortaya koymaktadır.

İkinci bölüm, J. Rex, Stuard Hall, ‘Marx haklıdır ama Marx’ı tamamlamaya ihtiyacımız var’ diyen Aime Cesaire, J. Barrell, Michel Foucault, S. Freud, Megan Vaughan, Franz Fannon,Edward Said, Albert Memmi,Abdul Jan Mohammed, Homi Bhabha, Ashis Nandy, Gananath Obeyesekere, Jacqueline Rose, J.A. Bone, Helen Carr, N.L. Stepan,Hazel Carby,Ann Jones, Pratibha Parmar ve Valerie Amos, Ashis Nandy, Pandita Ramabai, Katherina Mayo, Margaret Noble, Benedict Anderson, Roberto Fernandez Retemar, Terry Collits, Ella Shohat, Rob Nixon, Arif Dirlik,George Lamning, Poul Gilroy ve son olarak Neil ten Kortenaar gibi çok geniş bir yelpazede; ırk ve kültür farklılıklarının kuruluşunu, ırk-sınıf-kolonyalizm paradigmaları, psikanaliz ve kolonyal özneler, toplumsal cinsiyet, cinsellik ve kolonyal söylem, melezlik başlıklarını tartışırken;

“kolonyal karşılaşma ırksal, kültürel, sınıfsal ve cinsel farklılık ideolojilerini nasıl yeniden yapılandırmakta?, Patriarkal baskı ve kolonyal tahakküm birbirleriyle hangi yollardan geçerek bağlantı kurar? Kapitalizm ile kolonyalizm arasındaki ilişkinin niteliği nedir?, Özne teklerinin kolonyalizm süresince karmaşık yeniden yapılanmalarının yerini tayin etmek için hangi çerçeveleri benimseyebiliriz?, kolonyal öznellikleri anlama açısından psikanaliz işe yarar mı?”[10],

sorularının yanıtlarını aramaktadır.

Kitabın son bölümü ise; Milliyetçilikler ve pan-milliyetçilikler, edebiyat ve ulus bağlamı, feminizm, milliyetçilik ve postkolonyalizm tartışmalar, ast grubların konuşabilirliği gibi kolonyalizm ve postkolonyalizm kavramlarının birbiriyle ilişkileri tartışılıyor. Bu bölümde kolonisizleştirme süreçlerine dikkat kesilirken kolonileştirilmiş öznelerin bakış açısının “postkolonyal” perspektiften hareketle yeniden kazanılmasında karşılaşılan zorluklar irdeleniyor.

“Ulusçuluk ve pan-ulusçuluk teorileri, kolonileştirilmiş ülkelerde görülen karmaşıklıklar ve ulusçuluğun toplumsal cinsiyet, sınıf ve ideolojik bölünmeler tarafından nasıl çatlatıldığı”[11] nın tartışıldığı bu son bölümde, kolonileştirilmiş öznenin ya da ‘ast toplumsal grubun eylemliliği ve postkolonyal entelektüeller tarafından yeniden kazanılarak temsil edilip edilemeyeceği vb. sorunlara değiniliyor.

 

9581[1]

 

 

 

Sonuç Yerine

Kültürel üretim bağlamında düşünmemiz gereken ‘postkolonyalizm’ bu kısa metne sığdıramayacağımız genişlikte tartışmaları taşıyor. Edward Said, kurucu metin sayılan ‘Oryantalizm’de Batı söyleminde Doğu’nun temsilini inceler ve bu kitabında ‘Avrupa’nın en derin ve en çok tekrarlanan ‘Öteki’ imgesini Batı’nın Doğu üzerinde egemenlik kurma, onu yeniden yapılandırma ve onun üzerinde otorite sağlama tarzını ortaya koymaya çalışır. Çok tartışılmasına rağmen kitap, kolonileştirme sürecinden geçtikten sonra bağımsızlaşmış devletlerin kültür incelemelerine ivme kazandırmıştır. Ardından Franz Fanon’un yazıları olan kolonyal mücadele ve ulusçuluk edebiyatının, çeşitli postmodernist perspektiflerden yeniden okunduğu bir çağ geliyor.

Şimdilerde postkolonyal terimi, “bağımsızlık-sonrası”ndan başka anlamlar taşımaya başlamıştır. Bugün bütün biçimleriyle kolonyalizme direnen yazım biçimlerine içkin haldedir. Öyle ki,

“Bu gelişim, postkolonyal eleştirmenlere, Fanon gibi etkili antikolonyalistlerin eserlerini ve emperyal süreçten etkilenen kültürün muazzam gövdesini kolonileşme uğrağından günümüze inceleme olanağı sunar”[12]

 

MUĞLA-2008

 

 

2-0[1]

 

KAYNAKÇA

 

LOOMBA, Ania, , Kolonyalizm Postkolonyalizm, Çev. Mehmet Küçük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul,1998.

 

SAİD, Edward, Kültür ve Emperyalizm, çev: Necmiye Alpay, Hil Yayınları, İstanbul, 2004

 

SAİD, Edward, Şarkiyatçılık, çev: Berna Ülner Metis Yayınları, İstanbul, 2008.

 

SIM, Stuart, Postmodern Düşüncenin Eleştirel Sözlüğü, çevirenler: Mukadder Erkan- Ali Utku Ebabil Yayınları, Ankara, 2006.

Dipnotlar :

[1] Hintlilerin ya da Afrikalıların özgürlük talep etmeleri Batılı Aydınlanmanın ürünleri olan demokrasi ve kardeşlik nosyonlarını gerektirmişti. Bu dinamik belki de en iyi, Shakespeare’in Kaliban’ı tarafından simgelenir. Prospero ve Miranda’ya Kaliban yukarıdaki dizelerle seslenir, (Çev: Can Yücel), Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s.114,

[2] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s 15.

[3] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s 12.

[4] Alev ALATLI,  Schrödinger’in Kedisi, s. 620.

[5] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s15.

[6] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s15.

[7] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s15.

[8] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s15.

[9] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s15.

[10] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s17.

[11] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s17.

[12] Stuart SIM, Postmodern Düşüncenin Eleştirel Sözlüğü, s.360.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir